30 Eylül 2009

bienal beleşçileri...

ilkay istanbul'a geldikten sonra yaptığımız ilk uzun yürüyüş. burada çok fazla fotoğraf yok. çünkü makine ilkay hanımın ellerindeydi. ama urban trekkinge halel getirmek olmaz diyerekten onun çektiği fotolarla birlikte u.t.'i buraya not düştüm :)

mecidiyeköy'den başlayan yürüyüşümüzün belirlediğimiz ara noktalarından biri feriköy rum okuluydu. enteliz ya (ve de memuruz ya) bienalin ücretsiz sergilerinden biri oradaymış. onu bulacağız ve entelektüel tatmine ulaşacağız. yürümeye başladık abide-i hürriyet caddesinden. aşağıda fotosu görünen sokağı görür görmez tanıdım. artık nasıl kazınmışsa kafama. 2 sene önce 1 mayısta taksim alanına çıkmaya çalışan kalabalığın toplanma yeri olan disk merkezi!

el insaf! yahu burası toplanma yeri olarak seçilir mi? akıl var mantık var! sokakın kendisi yasak savmacılığın, adamsendeciliğin göstergesi. yem olarak polisin önüne atsaymışınız milleti daha iyiymiş.. gerçi o sene olanları unutmadık daha. sendikaların milleti nasıl sattığını, nasıl marjinalize ettiğini....


28 Eylül 2009

beşiktaş 0-1 ManU


mecidiyeköy'den arnavutköy'e gitmek için ayrıldım. normal otobüs güzergahını takip ederek gitmekti düşüncem. ama beceremedim. daha doğrusu sabırsızlığımın kurbanı oldum. aha bu sokak güzelmiş diyerek girdiğim yer beni çıkmaza soktu. vadiden aşağı salınmaya başladım. görecek hiçbir şey yoktu. ama benim de indiğim yokuşu tekrar çıkmaya enerjim yoktu...


27 Eylül 2009

bulunamayan yol


kadıköy'den deniz'le beraber geçtik mecidiyeköy'e.. gerekli teferruatları hallettikten ve sonra yemek fişlerini bitirme gayretimizden sonra çıktık. nereye gitsek derken bir otobüse atlayıp emirgan tarafına gitmeye karar verdik. dilek'in istediği gibi gidip çay içmek üzere...

doğrudan otobüs bulamadık o tarafa. biz de bildiğimiz yoldan gidelim diyerekten hisarüstü otobüsüne binip boğaziçi üniversitesi kapısında indik. en başta elimizi kolumuzu sallayarak kapıdan geçmeye tırssak da girdik kampüse...


12 Eylül 2009

yassah kardeşim...!



mecidiyeköy'de alışveriş merkezinden çıkar çıkmaz ne yapacağımı bilemedim en başta. otele gidip üzerimdeki gereksiz ağırlıklardan kurtulduktan sonra bizim uydurduğumuz bir etkinlik olan "urban trekking" yapmaya karar verdim. bunun anlamı kısaca şuydu; kıçından ter gelinceye kadar keep walking...

rota konusunda seçim yaparken pek zorlanmadım aslında. hedef her zaman önünden geçtiğim ama merak etmeme rağmen içini görmediğim yapıları görmekti. mesela ıhlamur kasrı, dolmabahçe cami, beşiktaş'ta önünde çay içtiğimiz cami ve küçük ayasofya diye de bilinen kılıç ali paşa cami (burayı görmeyi çok istiyorum)...




profilo avm'den çıkıp ali sami yen stadını geçtikten sonra mecidiyeköy hattı boyunca şişli'yi yürüdüm. ve şu yukarıda görünen gökdelenlerin aradan daldım. ne olduğunu anlamadığım ama ne olduklarını az çok tahmin ettiğim binalar. hastane, rezidans vs... o aradan istediğim gibi beşiktaş'a inebilceğimi tahmin etmiştim. yanılmadım :)


8 Eylül 2009

ayvalık ve kedileri...

istanbul'un kedileri olur da ayvalık'ın olmaz mı? hatta burada çok abartı. en başta her çöp tenekesinin kapağının içinde bir kedi var. kedi çeteleri var...

aklıma ihsan oktay anar'ın romanlarını hatırlattılar. dışlanmışlar köhne yerlerden yeni değerleriyle ritüelleriyle varolmaya devam ediyorlar. kedi çeteleri için de aynı şey vardı. cunda'da bir yerde bir grup gördük. 10-15 kedilik. tek bir sağlam kedi yoktu desem yeridir. kiminin kuyruğu kopmuş. bir çoğunun gözleri tam değil. kulağı yırtık olanlar. ama hepsi bir aradalar... aynı şeyi iskele civarındaki kediler için de söylemek mümkündü. semirmiş, güçlü kediler çetesi.. çok güzel hikayeler yazdırtır adama burası. yazmak için illahi akif pirinçci mi olmam gerek acaba? düşünmem gerek...

istanbul ve kedileri...

daha önce de dediğim gibi istanbul kediseverler için bir cennet. hadi kedileri istanbul'un insanları kadar bol desek dahi, burada kedilere yönelik özel bir ilgi de var sanırım. daha önce istanbul'a geldiğimde sokak kedileri için farklı yerlere bırakılmış mamalar görmüştüm. ve belediyelerin bilboardlarında sıcaklarda sokak kedilerinin ve köpeklerinin susuz kalmaması için hazırlanan afişleri... ne güzel! kedileriyle barışık bir kent. boşuna değil 'istanbul ve kedileri' adlı tişörtler hazırlanmış...

7 Eylül 2009

hdr by garaali & mıstık

ali'yle hdr hdr deyip duruyorduk. nihayet yaptık denemelerimizi ve oldu sanırım..
valla biz çok beğendik..

hatta ben o kadar çok beğendim ki her zaman yaptığımı yapıp bu gönderiyi "devamı" formatında yollamayacağım. bakan hepiciğini görsün :)

not: yegane tavsiyem şudur; fotoğrafların üzerine mutlaka tıklayın ve büyük hallerini izleyin!!

iyi seyirler...

tabi ki istanbul...

.

tabi ki cunda...

.

haydarpaşa...

en yakında devamı gelecek :)



6 eyl 09

kardeş türküler

çankaya belediyesi barış haftası etkinlikleri kapsamında 5 eylül'de kardeş türküler konseri düzenleyeceğini duyurduğunda çok şaşırmıştım. malum. gündemde kürt açılımı (veya demokratik açılım). chpnin mhpyi aratmayan faşizan tavrı. ve chpli çankaya belediyesi. garipti. ama belki de anlayışla karşılanabilirdi ama bu konserin duyurusunun çankayanın bilumum yerinde bilboardları süslemesi artık son noktaydı. yahu neden ki bu gayret?

ister istemez höt len! kardeş türküler bizimdir. göt yalayıcıların, ırkçıların, darbecilerin, beyazların, sokak saldırganlarının, işçi düşmanlarının ve döneklerin değil, bizim. konsere gitmek işte o yüzden farz oldu...

ayvalık'ta son saatler




ayvalık için iftar vaktine yaklaşmak demek bizim için ayvalık'tan gitmek vakti demekti. sokakalrda onca dolaşıp koşa koşa deniz kıyısına indik. amacım o ilkay'a nasip olan gün batımını fotoğraflamaktı. ama ayın batışını çekmeme izin vermeyen o hava şartları o muhteşem gün batımına da izin vermedi. allahtan deniz dalgalıydı da çekcek bir şey oldu...

haaa tabi unutmadan. bütün ayvalık martıları puşt!! o kadar elim deklanşörde gözüm vizörde bekledim o kızıllığa doğru bir martı gitsin diye. gitmediler :(

kilise-cami'ler


cunda'da hiç camiye denk gelmedik. mutlaka vardır bir yerlerde mescidimsi bir şeyler ama biz görmedik gerçekten. ama sokak aralarında bolca kilise ve şapele rastladık ki dediğim gibi hepsi harap halde...


ayvalık'ta durum biraz farklı. yine birçok kilise var ve biz cami olarak inşa edilmiş hiçbir binaya rastlamadık (eskilerden bahsediyoruz tabi). gördüğümüz camiler ise camiden çok kiliseyi andırıyordu. tamam alışkınız kiliseden bozma camilere ama hiç mi orijinal cami yok? varmış aslında ama biz görememişiz: hamidiye camii varmış, sultan II. abdülhamit yaptırmış 19. yy ortalarında. tek özgün cami buymuş (kaynak wikipedia). onun varlığından haberdar değildik, yolumuza çıkmadığı için de pas geçmiş olduk :(


ayvalık çocukları...

ayvalık'ta fotoğraf çekerken hiç zorlanmadık. şeker gibi insanları var. insan ister sitemez işte ege insanı diyor :) sokaklarda çocuklar önünüzü kesip abi/abla bizi de çeksene diyorlar ve hemen poz vermeye başlıyorlar. bazı durumlarda 3 kişilik çocuk grubunu tüm olasılıklarıyla çekiyorsunuz. 3ü bir, 2şer 2şer, teker teker gibi.. ben sokakta çocuk görünce fotoğraf makinesini ilkay'a teslim etmekte buldum çareyi. ama yine de kaçamadım. bunlar benim gönüllü ve çok istekli modellerim...

bizimkiler ve sizinkiler

değirmenin olduğu caféde bu amca oturuyordu. ziyarete gelenlere birşeyler anlatıyordu sürekli. isteyene bina hakkında bilgi veriyordu isteyene cundayı, ayvalığı anlatıyordu. kendisi pek hatırlaması babası, amcası anlatırmış buraları. senelerce buradaki rumlarla el bebek gül bebek geçinip gitmişler. birileri azıp işleri karıştırınca ortalık bulanmış tabi...amcayı fotoğraflamak için çok kastım. (fotolardan belli zaten). tam işimizi bitirdik hadi gidelim derken koca bir turist grubu geldi. yunanistan'dan. selanik'ten çıkmışlar. antalya'dan bu yana geze geze dönüyorlarmış. başlarında iki tane siyah cüppeli, sakallı papaz. biri gandalf'a benziyor diğeri pek bi mendebur suratlı. küçük bir ayin yaptılar kilisede. sonra anlatmaya başladılar -bilmiyoz tabi ne anlatıılar. bizim amca anladı ama. durdu durdu yunanca konuşmaya başladı. ama grup şaşırmadı sanırım çnkü ayvalık nüfusunun çoğu göçmen zaten...

değirmen ve kitaplık

bilemediğimiz dar sokaklardan geçerek eşşek gibi yokuşlardan tırmanarak bulduk değirmeni. bize kimse yanında bir de kitaplık olduğunu söylememişti. şaşırdık. en başta bu kitaplığın ne bileyim değirmenin deposu falan olduğunu sanmıştım, ama değilmiş. içeride meryem ana ve isa figürlerini görünce dank etti kafa...

cunda...

deniz'i bursa'ya dilek'i istanbul'a yolladıktan sonra akşam otobüsümüze kadar cunda ve ayvalık'ı tavaf etmeye karar verdik ilkay'la. ilk durağımız tabi ki cunda oldu...

cunda ayvalık'a göre çok turstik bir yer. ayvalık içerisinde tekne turu satmaya çalışanlar hariç turist için cazgırlık yapan pek yok. ama cunda da herkes bağırıyor: sakızlı dondurmaaaa, rakı-bağğğğğğğlık, ayvalık tostuuuu, sonsuz mezeeee, vs.. hediyelik eşya pazarı vs. cundanın sokakları ayvalık'a göre bir hayli ıssız. ve evler daha köhne. aslında garip. daha turistik oysa..

6 Eylül 2009

panaromik - plajik çalışmalar...

midilli'nin bu kadar yakın bu kadar uzak olması garip. bir deniz bisikleti kiralasan gidilir heralde. ekşide hava güzelse ve şansınız varsa midilli'deki kasabaları köyleri görebilirsiniz diyordu. ayvalık, cunda ve sarımsaklı'da sürekli olarak mübadele lafı geçiyor zaten. midilli ve girit'den gelen türkler bu bölgeye buradaki rumlar da midilli ve selanik'e gönderilmişler. çok acı bee.. eskiden kahvesinde oturup dama oynadığın arkadaşlarının karşı köyde yaşamaya devam ettiğini bileceksin, temiz havada o köyü göreceksin ama oraya gidemeyeceksin.. yazık!!

sarımsaklı...

sarımsaklı'da gerçekten bir şey yok. tek güzelliği var. o da uzun ve geniş kumsalı. denizi soğuk. hele ki bizim ilk günümüz gibi rüzgar karadan esiyorsa sıçtınız! baya sığ bir deniz. didim kadar da değil ama. velhasıl kelam sahil harika, deniz orta, muhit eksiii.


ayvalık ve biz..

tekne gezisi sırasında cunda'da azıcık gezebilelim diye mola veriliyor. ama yeter bir mola değil. 45 dakika sadece! sadece tvden izlediklerimden biliyorum ki cunda öyle 45 dklik 3 saatlik falan bir yer değil. ki biz bunu sonradan ilkay'la teyit ettik (sonra yayınlanacak :) )


cunda'dan hemen sonra ayvalık'a dönlüyor ve sefahat bitiyor. ayvalık çok şaşırttı beni. ismini çok duymuştum ama nedenini bilmiyordum. hatta sahilden görüldüğü kadarıyla bir şey de yoktu o üne sahip olmak için. ama dilek böğürtlen suyu içmek için ara sokakalara götürünce büyük maceraya başladık. o sokaklar tek tek gezilmeli. her kahvesinde oturulup çay içilmeli...




tekne gezisi-2

tekne gezisinden diğer fotoğraflar...
.

kanyon

bir insan alışveriş merkezi gezmeye gider mi? mantıklı olanı gitmez. ama biz gittik. aynı karacaahmet mezarlığına gittiğimiz gibi. tamam hakkını yemeyeyim. buranın ününü duymuş bir çok fotoğrafını da görmüştüm. ve merak etmiştim. dedim. sağolsunlar götürdüler. ayakları dert görmesin...

bina çok ilginç. diyecek başka bir şeyim yok. tamamen asimetrik bir yapı. içerisinde küp var! gökdelen var! dengesiz rezidansları var' var da var. ama bütünlük yok. birbirine eklendti yerleri bile başlı başına ayrı bir dengesizlik...

ben şimdiye kadar tarihi yapılar hariç bir binanın mimarisini bu kadar sevmemiştim. iyi ki gitmişiz...

istanbul'da son gün

ilk iş kalkıp aytaç'la buluşmak oldu. önceki gün önerdiği ama tok olduğumuz gerekçesiyle reddettiğimiz ciğerciye gittik. iyi ki de gitmişiz; ciğerci hulusi. fiyatlar azıcık tuzlu ama mezeler harika!!!

ayvalık martıları

tekne gezisinin en başında pek de dikkat etmemiştim etrafta martıların yokluğunu. ilk durağımız olan adaya yaklaşırken bizden daha önce adaya ulaşmış bir adanın durduunu milletin denize girdiğini falan gördüm. sonra fark gördüm ki yanaştığımız adanın kıyılarındaki kayalıkların üzeri beyaz martı pisliğiyle kaplıydı. şöyle dikkatli bakınca martılarında orada birşey beklediğini farkettim...sanki az sonra hitchcock'un filminden azgın martılar çıktı ve bize saldırdı gibi anlattım. öyle birşey olmadı :) bu ada bizim aynı zamanda yemek de yiyeceğimiz adaymış. tabaklar önümüze konar konmaz martılar hareketlendiler ve sortiler yapmaya başladılar. pek şenlikliydi ortam...

ayvalık tekne gezisi

evet, bu sene nasibimiz ayvalıkmış...

ilk gün sarımaklı'da bırak fotoğrafını çekeceğimiz şeyi yapacak birşey de bulamadığımız için ikinci gün doğrudan soluğu ayvalık'ta alıp tekne turuna katıldık. aytaç'ın tarif ettiği kareli gömlekli trakyalı kaptanı bulamadık. biz de ağzı en iyi laf yapan adamın teknesine attık kendimizi. ama az buçuk kandırıldık tabi. maden adalarına da gidecektik güya. ama rüzgarın uygun olmaması nedeniyle gidilemedi. o da ne demekse!

4 Eylül 2009

kadıköy

kadıköy'de o kahvede gün batımına kadar oturmuşuz. ve iyi ki de öyle olmuş. şansım varmış. hava öyle bir hale geldi ki şu yukarıdaki durumu birebir yaşadık. polarize filtrenin de yardımıyla bunlar üzerinde dijital düzenleme yapmaya bile gerek kalmadı :)

iyi seyirler...

kadıköy'de biz

karacaahmet mezarlığı'ndan yürüyere kadıköy'e geldik. aytaç'la buluştuk. evren, ersin, özlem ve dilek de gelince ekip tam oldu. yine bolca çay, bolca muhabbet...

şakirin camii

bu camiinin ismini duymamak, duyunca da gidip görmemek olmazdı. deniz'le uzun süre bilgisayarda ilk önce nerede olduğunu ardından da nasıl gidebileceğini bulmaya çalıştık. açıkçası çok da zorlanmadık bulurken. karacaahmet mezarlığının zeynep kamil girişinden girince orada...

3 Eylül 2009

voyvoda (bankalar) caddesi

galata'ya doğru ara sokaklardan yürüdük. öyle bir yere geldik ki resmen ezildik! çok kasvetli binalar sağlı sollu daracık sokağa dizilmişti. öğle vakti güneş sokağa giremiyordu bile. bu kez yeterince mesai harcayamadım ama en yakın zamanda bir daha gidip incik cincik fotoğraflamak istedim...

yürümekle yollar aşınmaz...

eminönü'den galata'ya, oradan da istiklal'e geçtik. kaç gündür sürekli yürüyoruz zaten. ama şikayet eden yok!

istanbullll, sen nelere kadirsin?!

.

2 Eylül 2009

istanbul'dan adem evlatları...

istanbul öyle garip bir mekan ki fotoğraf makinesinin onca ağırlığını takmayıp sürekli boynunda dolaştırsan yeri. hadi geç gezdiğin sokakları, ağzını açıp baktığın binaları veya boğazı, martıları ya da her an karşına çıkan kedileri. hatta gezginleri ve turistleri. envai çeşit insanla -ve bittabi insan yüzüyle- yüzyüze geliyorsun ve onların içinde oldukları duruma şaşıp kalıyorsun. zenginlikleri ayrı bir zenginlik, sefaletleri farklı bir sefalet. ve muazzam bir kalabalık (fotoğraf çekmek o yüzden çok zor). tabi bir de cesaret gerekiyor. eldeki objektifin kapasitesi belli. ya dayayacaksın yüzüne ya da crop işlemi yapacaksın. ama denemek lazım...



bakırköy'de oturup tavla oynadığımız mekandaki amca...

ve diğerleri...

mısır çarşısı

sirkeci'den mısır çarşısına yürüdük ve içeri girdik. çarşıyı koklamaktan fotoğraf çekemedim. rengarenk ama tıklım tıklım bir çarşı. ama yürümesi pek eğlenceli...
.

sirkeci

sirkeci garından denemeler...
yukarıdaki fotoğraf üzerinde oynarken o ışığı ben patlattım. anlamı var onun. öyle böyle değil...

banliyö :)


geceyi aytaç ve özlem'in evinde geçirdikten sonra bakırköy'ü turlamaya başladık. kızlar alışveriş sevdasına (yine) kaptrınca biz de erkekler olarak bir kahveye gidip tavla oynadık. önce ben sonra aytaç dennis'e kitap kaybettik...

banliyö treni ile sirkeciye geçtik. keşke götüm yeseydi de fotoğraf makinesini çıkartabilseydim çantasından diye çok ah ettim kendime. geçtiğimiz semtler ve yol üstü grafiti ve stencillarla bezenmiş duvarlar çekmeye değerdi. ama nasip. gerçi suç bizim değil. o banliyölerin hali ne topbaş !!!

.

martılar / 22 agu 09

beşiktaş'a geçerken birden etrafımız martı doldu. milletin simit atması ve martının da onu havada yakalaması efsanesi doğruymuş! fırsat bu fırsat deyip ilk kuş çekimlerimi gerçekleştirdim. en başta polarize filtre ile çekmeye çalıştığım için olmadı, ensantene değerini çok büyütüyor filtre. çıkartınca oldu gibi...

cihangir...

taksim.. ilk durak tabi ki cihangir. bizim gibi kunti-entellerin gideceği başka neresi var ki? deniz'i de artık bu mekanla tanıştırmanın zamanı gelmişti...

yukarıdaki fotoyu çekerken bana çaydan sanat çıkmaz diyen arkadaşlar çay kaşığının üzerindeki kalbi görünce laflarını yutmuşlardı. sanat dediğin şey bakmakla değil görmekle başlar arkadaşlar :)
.
.

ortaköy...


dilek, deniz, ben ve ilkay beşiktaş'a geçtik, aytaç ve özlem'le buluştuk. kazan'ın karşısındaki çayhanede çaylarımızı içip plansızlıktan yürümeye başladık. ortaköy'e kadar yürümüşüz. birileri akıl edip yahu bebek'e geldik artık bir vasıtaya binsek dediğinde gayet garip birşey yapıp taksim'e doğru giden otobüslerden birine bindik :)