7 Ocak 2018

ama amsterdam

Nerede olsa uyurum, ne olsa yerim, her şeye para vermek değil ki beni mutlu eden... Gezgin kafasının böyle işlediği varsayılır. Bitli öğrenci olacaksın, hiç de işlevsel olmayan bir dağcı çantan olacak sırtında, 15 kişilik hostellerde envai çeşit insanla uyuyacaksın... Ah ne macera! 


Ama yerim ben o macerayı. Bir proje toplantısı için Amsterdam'a gitmemiz gerekiyor. Oteller ateş pahası, hosteller bile pahalı, yakın yerdeki şehirlere bile baktım, Haarlem, Utrecht bile kurtarmıyor. Cebimizdeki harcırah belli, bulabildiğim en ucuz hostelin ücretini ödesek ne yiyeceğiz, ne içeceğiz? En sonunda İlkay akıl etti de botlara baktık. Amsterdam'ın göbeğinde limanda kalacaktık. Biletleri aldık ve Amsterdam 'macera'sı başladı...





Atlas dergisi ilk çıktığında ben Manisa'nın küçücük bir ilçesinde kendi halinde üniversite sınavına hazırlanan tıfıl bir öğrenciydim. O zamanlar para çok da ihtiyacım olan bir şey değildi. Dergiyi gazete bayisinde görünce ve benim çok kısıtlı bütçemi aşan fiyatını görünce peder beye başvurmam gerekmişti. Babam da şaşırmış olsa gerek, çünkü hiç para isteyen bir çocuk değildim, hiç sormadan vermişti. Gidip dergiyi aldığımı, test seanslarıma uzunca bir ara verip dergiyi hatmettiğimi ve bolca hayaller kurduğumu hatırlıyorum. İşte o Atlas müptelalığım başıma epey iş açtı. Gezmek, görmek, bilmek istedim; bisikletle dünyayı keşfe çıkanlara, ekspedisyon yapan dağcılara, otostopla turlayanlara özendim. Tur reklamları da olurdu dergide ama o zamanki yazarlarının gezmek için para değil cesaret gerek demelerine çok inanasım vardı. Zaman geçti, dergiyle beraber Amsterdam'ı da gördüm Zanzibar'ı da, Ulan Batur'da yurtta da kaldım eskimoların iglosunda da, Hindistan'ı trenle de geçtim, Atlas Okyanusunu da bir botla.. Hala inansım vardı paraya değil cesarete ihtiyacınız var iddiasına ama baktım yüz aydır dergiyi okuyorum daha Ankara'nın doğusuna İzmir'in batına geçememişim. Yalanı iyi kakalamışlar bana. Ya da ben olduğumu sandığım kişi değilmişim.



İşte kaldığım yer. Ne kadar sıra dışı değil mi? Avrupa Birliği'nin bir projesi için değil sokaklarının tadına bakmak için gelmiş olsaydım, çantamda takım elbise yerine sweatshirtlerim olsaydı, günde 8 saat mesai yapıp uyuşturucu bağımlılığı üzerine eğitim almaya değil coffee shoplarında gerçekten ne olup bittiğini anlamaya gelseydim, muhtemelen ben de bu deneyimden mutlu olurdum. Ama 3 metrekarelik bir odada ertesi güne hazırlanmak, sürekli üşümek ve sürekli cüzdanda kalanı hesaplamak zorunda olmak hiç de hoş değil. 



Yine de Amsterdam'dayım işte! Oynamayı bilmeyen yerim dar der. Görev kağıdı elime verildikten sonra işte buradayım ve bu bir hafta böyle geçecek. Paran var ya da yok, artık mühim bir değişken değil. Keyfini çıkart! Öğren. Kafandakilerin bir sağlamasını yap.  Madem öyle, dedik ve daldık sokaklarına.

Bu kez gitmeden önce çalışmadığım için genel geçer şeyler dışında pek bir şey bilmiyorum bu şehir hakkında. O yüzden artık gelenekselleşen gevezeliklerimi yapamayacağım. Gelişigüzel gezdiğim için fotoğrafların mantıki bir sıralaması da yok. Aman ne gam!


Kanal evlerini görünce şaşırdım. En başta onların da diğer tekneler gibi hareket edebileceğini varsaymıştım. Göçebeliğin su ile kısıtlanmış hali. Hollanda'dan bahsediyoruz gerçi, ülkenin her şehrine su yoluyla gitme imkanı olan ülkeden. O halde, göçebeliğin sulak hali! Neyse ki bunların hareket edemediğini görebildim de göçebeliği bir ülkeyle sınırlandıran kafamı ayıplamaktan kurtuldum. Eskiden kanalda Amsterdam ahalisinin tekneleri olurmuş. Teknelerin bağlandığı yerleri de mülkiyet kapsamına almışlar. Cingözün biri çıkmış, tekneyi bağladığı yere kazık çakmış ve kanalın içine tekne görünümlü ev yapmış. Zamanla kanal evleri olmuş bunlar. Bir daha Ortadoğuluların paragözlülüğünden dem vuran olursa ağzına kürekle vurun. Kanala ev yapan, çitleme hareketlerini başlatanlar da mı Ortadoğuluydu?


Gökkuşağı kadar her yere yakışan başka bir bayrak var mı? Kara bayrak diyeceğim ama bu elmayla armudu yarıştırmak olacak. Kara bayrak yadsımanın bayrağı; sınırların ve sınıfların yadsınması ama toplumsal cinsiyetin değil. O halde iddiayı arttırıyorum: bu iki bayrak birbirini tamamlar. Peki ya kızıl bayrak? Kızıl karaya dahildir. 



Amsterdam'ın kanallardan oluştuğunu biliyordum elbette. Ama bu kanalların bu kadar hoşuma gideceğini düşünmemiştim. Lewis Mumford okumanın gazıyla Kentsel Politika Planlama yüksek lisans programına girmiştim. Şehir planlamasına ve mimarisine dair bir sürü şey okumuştum. Richard Sennett'in muazzam kitabı Ten ve Taş bile bahsetmemişti Amsterdam'dan. Büyük kayıpmış. 


Ben bu kadar suyla iç içe bir kenti sadece Bangkok'ta görmüştüm. Bloga da yazmıştım: Bangkok kanalları . Ama ölçek düşünülünce Amsterdam kanallarına daha bağımlı. Hollanda topraklarını başka ülkelerden çalmamış denizden araklamıştır derler ya, bu kente bakınca ne denmek istediğini anlıyorsunuz. 

Bir mim koyalım: evet Hollanda kendi anayurdunu belki okyanustan çalmıştır ama düpedüz emperyal bir tarihi vardır. New York'un ilk adının Nieuw Amsterdam olduğunu hatırlayın, Seedorf, Davids, Gullit, Rijkaart ve Kluivert gibi siyahilerin Surinam değil de Hollanda milli takımı formasını terlettiğini düşünün, ne demek istediğim daha çok anlaşılacak. Şimdi bakınca küçücük bir devlet görüyoruz ama Güney Afrika, Sri Lanka, Brezilya ve Endonezya'da kolonileri olan bir imparatorluk geçmişi var bu Hollanda'nın.


Amsterdam'ı -genellikle Brugge'lu Gent'li bir tur kapsamında- gezip gelen bir sürü insandan Hollanda biralarının muhteşemliği hakkında çok şey duydum. Bahsettikleri de Amstel ve Heineken'di çoğu zaman (iç ses: Niye zahmet ettiniz ki o kadar? Bizim Migros'ta da var onlardan). Heineken müzesinden Instagramlık bir şey çıkardınız tamam da bari Amstel'in de sadece bira markası değil Amsterdam'ın ortasından akan o koca nehir olduğunu da öğrenseydiniz. Kınamak değil ama şaşırıyorum. "İnsan ancak 'şey'lere isim verdikçe o 'şey'le iletişki kurabilir" der ya Ursula LeGuin, hazır verilmiş ismi de öğrenmeden gelmek nedir?


Blogu klasik gezi blogu formatından çıkartalı çok oldu. Gerçi hiçbir zaman da öyle olsun istememiştim, olamamıştı da. O yüzden bazı şeyleri söylerken hep daha önce yüzlerce kez okuduğum yazılar geliyor aklıma. Evet, Amsterdam'da marijuanadan her şeyi yapıyorlar: kek, çikolata, çay, şeker, dondurma hatta vibratör jeli. Tamam bitti. Yeni bir şey söylemeden söylemiş gibi yaptım. Sana da yazık, bana da; hatta ona bakarsan bu serzeniş de gereksiz.

Ama ben buraya uyuşturucu bağımlılığı üzerine bir proje için geldim. Hollanda'nın deneyimlerini öğrenmeye geldim. Dersimi aldım: "harm reduction" -zararı azaltma- stratejisi gayet işe yarıyor. Hafif uyuşturuculara tanınan serbestlik ağır uyuşturuculara geçişi engelleyebiliyor ve uyuşturucunun suç kapsamında değil halk sağlığı kapsamında ele alınması sorunların çözümüne daha çok katkı sunuyor. Bu konuda ayrıntı isteyen bir şekilde bana ulaşsın. 




Dam meydanına mutlaka gidin diyenlerin tavsiyesine uyduk. Amsterdam'ın çoğu yerine kıyasla görülesi çok bir şeyi olmayan bu meydana niye geldik ki şimdi biz? Ben Nieuwe Kerk'i görmeye geldim. Heyecanlıyım da. İlk kez Protestan kilisesi görecek, ikona karşıtlığının kilisede nasıl karşılık bulduğunu anlayacaktım.


promptguides.com

Çok övündüğüm harita okuma yeteneğime rağmen kiliseyi bir türlü görememiştim. Amsterdam beni aptallaştırmış. Gözümün önündeki kiliseyi uzun süre aradım. En sonunda buldum ama içeri giremedim. Hiç alışkın değilim kilise kapısında kalmaya. İşte hakkında bir şey okumadan gelirsen böyle olur. 1400'lerde yapılan kilise cemaat eksikliğinden binasını bir vakfa devretmiş ve bu kilise 1979'dan beri artık kilise işlevi görmüyormuş. Şu an sergi salonu ve konser salonu olarak kullanılıyormuş. Bu şu demek, içeriyi görmek istiyorsan sergiye giriş yapman gerek. E o da para demek.  Materyalist Hollandalılar! Hem materyalizmin Amerika'daki anlamıyla, hem de Avrupa'daki anlamıyla. Din iman para.


www.tinker.nl/projecten/indianen

Amerikan yerlileri sergisinden...

Kilisenin, caminin veya herhangi bir tapınağın dönüştürülmesine ilkesel olarak karşı değilim. Bir tapınak ona can verenler olduğu sürece hayatta kalır, ömrünü tamamlayınca da başka bir şeye evrilir. Hatta iyisi de böyledir. Bir tapınağın inanan-inanmayan herkesin vergileriyle ayakta tutulması, din adamlarının maaşlarının kamusal kaynaklardan ödenmesi en hafif tabirle saçmalıktır. Cemaati karşılasın masraflarını, karşılamıyorsa veya cemaati yoksa kapansın gitsin.

Burada benim önemsediğim bir nokta var: peki ya cemaati zorla yok edilen tapınaklar?

Tapınakları kültürel değer taşıyan bir insanlık mirası olarak, sosyal önemine binaen ibreti alem vesikası olarak ve de sanatsal ve mimari değerleri yönünden önemsiyorum. İçlerine girdiğimde oraların değişik bir havası olduğunu hissederim. Ama zorbalığın, adaletsizliğin ve vicdansızlığın kaynağı olarak kalmaya devam edecekse, yıkılsın o tapınaklar (...açılsın meyhaneler)..

nieuwekerk.nl

Hollandalıları kınayışımın nedeni kiliseyi sergi salonuna çevirmeleri değil; bu konuda çok akıllı olmaları ve her değeri paraya tahvil etme yetenekleri. Piyasa koşullarına gayet uygun. Yukarıdaki fotoğraf We Have a Dream adlı sergiden. Irksal ayrımcılığa ve sosyal adaletsizliğe karşı mücadele eden üç figüre adanmış bir sergi. Her şey satılabilir. Sosyal duyarlılık, vicdan, Gandhi, Mandela ve MLK, hatta aktivizm... 



Dam meydanından başımı eğdim, uzaklaştım.  Açım ama illa ucuz olsun diye McDonalds'a girmeyi de kendime yakıştıramadım. İmdadıma peynirciler yetişti. Girince gördüm ki cennet gibi bir yer burası. Envai çeşit peynir tadına bakılsın diye kaselerde beni bekliyor. Memur damarım kabardı, karnımı peynirle doyurdum. Cimri Amsterdam esnafını yanın iki kadehcik şarap koymadı diye ayıpladım. Olsun! O peynirler ana protein kaynağım oldu benim şu sefil haftamda.


Amsterdam'ın özgürlük diye satabildiği bir şey daha: cinsellik; hatta seks diyelim daha net olsun. Şehrin her yerinde seks müzesi ve marijuana müzesi var. Bunların bir çoğu konuyla alakalı alakasız bir sürü objenin camekanlı bölümlere tıkıştırılıp sergilenmesinden ibaret. Girmeden bilmiyorsunuz elbette. Ben de merakıma yenik düştüm ve girdim birisine. 


Cinselliğin tarihi üzerine verebilecek fazladan bir şeyi yoktu benim girdiğim müzenin. Ama şüphesiz çok eğlenceliydi. Özellikle pornografinin tarihi bölümü. Buraya daha fazla fotoğraf koyup üzerine konuşmak isterdim ama densizin biri blogu muzır olarak işaretlemesin, +18 gereksizliğiyle uğraşmayayım diye yapmıyorum.  


İlginç bilgiler bölümü. En büyük penisli adam, en koca memeli kadın, en uzun süren cinsel birleşme rekoru, art arda en çok partnerle birlikte olan insan, en yaşlı porno emekçisi gibi çok değerli bilgileri edindiğim yerdi. Çok lazımdı hayatıma, iyi oldu. Büyünce bir roman yazıp Palachniuk'un Ölüm Pornosu kitabının satış rakamını geçeceğim. 


En beğendiğim yer oldu fildişi eserler bölümü. Çoğu kolonyal dönem denizcilerinin Afrika'dan ve Asya'dan  aldıkları fildişlerini yontmalarıyla ortaya çıkmış. Figürlerin hepsi Avrupalı figürler. Afrikalı, Avrupalılar katman katman elbiselerin altında terden kokarlarken, zaten üryan dolaştığı için ve de cinsellik daha rahat yaşandığı için olsa gerek bu çeşit pornografiyi üretmeye gerek görmemiş. Ama sektöre onlar da girmiş. Avrupalılar ihtiyaçlarını görsün diye fildişinden Afrikalı desenlerle bezeli vibratörler yapmışlar mesela. 



Aslında bunları da koymayacaktım buraya. Ama aklıma Umberto Eco'nun Prag Mezarlığı'ndaki iflah olmaz muhafazakar karakteri Simoni'nin pornografik neşriyatla ilk kez karşılaştığındaki sözleri geldi. Utançla tüm sayfalardaki gravürleri elden geçirdikten sonra "cinselliğin bana kendini en dehşet verici çehreleriyle sunduğu o mahşer gecesi nasıl sonlandı, hatırlamıyorum" der ve kendisini Peder Pertuso'nun sözleriyle teskin eder: 

"Bedenin güzelliği bütünüyle tendedir. Erkekler o tenin altında ne olduğunu bir görseler, kadına şöyle bir bakmakla bile mideleri altüst olurdu: Bu dişi cazibe, pislikten, kandan, salgıdan, safrandan başka bir şey değildir. Burun deliklerinin, boğazın, karnın içinde gizlenenleri düşün hele... Parmağınızın ucuyla bile kusmuğa ya da pisliğe dokunamayız, peki nasıl olur da kollarımızın arasında bir dışkı çuvalını sarmayı arzulayabiliriz?"

Erkeklerin nurdan yaratıldığını sanan bu dangalaklara karşı Marquis de Sade'ın verdiği çok hoş cevaplar vardır ama ben onları buraya yazıp zaten şişmiş olan blogu daha da şişirmeyeyim. En iyisi mi gidin Tatbikat Sahnesi'nde Tüy Kalemleri izleyin, cevabı size Saygın Soysal'ın oynadığı rahip versin. 


Buraya defalarca çıplak figürlerin heykellerinin fotoğrafını koydum. Şimdi de çıplak figürlerin fotoğrafının fotoğrafını. Neden bunları buraya koyarken rahatsız oluyorum? Cevap sadece pornografi mi? Diğeri sanat da bu bedenin metalaştırılması mı? Fotoğrafa sanat demeyecek miyiz o zaman? Hadi bakalım bolca fotoğraf sanatı teorisi sorusu...


Sint Nicolaaskerk de hep yolumun üzerinde olan ama bir türlü giremediğim kiliselerden. Birkaç denemeden sonra Amsterdam'da kiliseleri görmekten vazgeçmek zorunda kaldım. Hadi bu dışarıdan bakınca kilise oldukları şüphe götürmez olanları geçtim, gizli kiliseleri görmek isterdim.

İspanyol hakimiyeti altında kiliseleri ve dini ritüelleri yasaklanan protestanlar, cumhuriyeti kurunca o zaman Avrupası için istisnai görünen bir şey yapıp diğer dini inanışlara hoşgörüyle yaklaşmışlar. Sessiz ve görünmez olmaları karşılığında işlerine karışılmayacağı söylenmiş katoliklere. Onlar da sıradan evlere ve apartmanlara gizli kiliseler inşa etmişler. 4. katın arka koridorundan girilen mini kiliseler. 1900'lerin başına kadar sürmüş bu. Amsterdam gibi çokkültürlü bir kent için epey uzun bir süre. (Ev ödevi: şimdi bunu Osmanlının yeni ele geçirdiği yerlerdeki ibadethanelere tavrı ile karşılaştırın)


İktidarın el değiştirmesiyle başkasının ibadethanesini kendininkine devşirmenin iki anlamı var. Bir yönüyle zalimlik; diğer taraftan o ibadethanenin başka bir şekilde yaşamaya devam etme şansı demek. İkisi de tartışılır ama Amsterdam'daki süreç insanı cidden sersemletecek ve kafasını karıştıracak bir süreç. Sergi salonuna döndürülen kiliseden bahsetmiştim, bu hiç de istisnai bir örnek değil. Hollanda Almanya’nın kiliseleri devletin vergi geliriyle desteklemesinden de Fransa’nın kiliselerin mülkiyetini belediyelere devretmesinden de farklı bir yol izliyor:  kiliseler kiliseye ait. Bakım, onarım ve diğer tüm masraflar kilise ve cemaate düşüyor. Şimdiye kadar 250'den fazla protestan ve katolik kilise mali devamlılığını sağlayamadığı için satılmış. Yerlerinden dolayı rantiyesi çok yüksek olan bunlardan kimisi daha iyi seçenek olan sanat galerisi veya kütüphane olarak değerlendirilirken diğerleri hostel, alışveriş merkezi veya outlet mağazalar olarak kullanılmak üzere satılmış. Kimisinin müşterileri ise camiye dönüştürmek isteyen müslümanlar, kutsal ruh fresklerinin altında yoga yapmanın çok cool olduğunu düşünen new age grupları ve de yeni evanjelist cemaatler. İnançlı bir kalvinist için ne hazin bir manzara! İyi de gülüm bu sistem biraz da sizin felsefi doktrininizin sonucu değil mi?

Bir ibret vesikası: Nüfusunun üçte ikisini II. paylaşım savaşındaki soykırımına kurban veren yahudiler de bu artan seküler (!) yaklaşımdan muzdarip. Şu ana kadar 30 küsur sinagog satılmak zorunda kalmış. İşin cilvesi, bazı sinagoglara müslüman cemaatler talip olmuş. Kalan cemaatin buna razı olmaması üzerine bina önce belediyeye satılmış, belediye de müslümanlara. Hülleciliğe aracılık yaparken komisyonunu alan Hollanda belediyeciliği. Kapitalist sekülerizm. 



En başta ben de görünce çok şaşırdım bu eğik görünen binaları. Göz yanılsaması sandım ama değil. Amsterdam’ın üzerine kurulduğu yer ıslak toprak. O yüzden evler kazıklar üzerine inşa edilirmiş. Kazıklar da ağaçtan olurmuş. Eskiler bu evleri yaparken ya kalitesiz ağaç kullanmışlar, kazıklar ya gereğinden kısa ya da gereğinden ince olmuş. Kanallardaki su seviyesinin düştüğü zamanlarda kazıklar oksitlenmiş ve zayıflamış. Evlerin kimisi, özellikle köşede kalanlar, bu yüzden boş bulduğu alana doğru eğilmiş.  Suyun üstüne kent kurmanın sefası kadar cefası da var. Çok bireyselleşmiş Amsterdamlıların evlerinin birbirine destek olmasının gerekmesi de garip bir cilve. Stirnerci kentsel planlama. Bireylerin bir amaç için birlikteliği. Takdir ettim.


Akşamı ayrı güzel Amsterdam'ın. Yalnız garip bir zorluğu var o güzelim sokaklarda dolaşmanın. Amsterdam ahalisiyle aramızdaki özel alan farklılığı alışıncaya kadar çok can sıkıcı. En alt kattaki evler de dahil hiçbir ev perde kullanmıyor. Gezinirken kendimi habire evlerin içine, içindeki insanlara bakarken yakaladım. Yemek yiyen, emaillerini kontrol eden, birbirlerine sarılıp televizyon izleyen insanlar, her salonda mutlaka olan kitaplıklar, asgari seviyede tutulmuş mobilyalar ve dolaylı salon aydınlatması... Kendimi 'harici' gözlem yapıyorum diye kandırmaya yeltenmedim bile. O mekan insanların özel alanları. Onların saklaması gerekmiyor, benim bakmamam gerekiyor. Onlarınki teşhircilik değil, benimkisi röntgencilik. Atletle balkona çıkan insanları ayıplayıp cıkcıklayan annem yanılıyor, bakma sen de! 'Avrupai' adap seviyesine erişip sadece yoluma bakmam biraz zaman aldı, ama başardım!


Teşhircilik / röntgencilik derken işte kaçınılmaz konu. Tabi ki Amsterdam'ın dillere destan genelev bölgesi Red Light District! Hollandalı arkadaşların ifadesiyle, sakinlerinin fazlasıyla rahatsız oldukları turistik sektör. İnanın bana, buranın cinsel özgürlük denen şeyle alakası yok; tabi özgürlüğü paranın her şeyi satın alabilmesi olarak anlamıyorsanız.

hotelscombined.com

Bu bölge Amsterdam'ın en eski bölgelerinden biri. De Wallen, diyor yerel haritalarda. Eskiden bir balçık bir duvarla çevriliymiş. Önceleri manastırdaki rahiplerin işlerine karışılmasın diye, sonraları kahve, çay ve baharat ticareti yapan tüccarlardan çalınamasın diye, yakın tarihte Yahudiler azap çeksin diye, ve günümüzde de fuhuş bölgesi kontrol altında tutulabilsin diye. Tarihi için daha fazla ve epey ilginç bilgi için: red light district history linkine tıklayın. 

pinterest

Gündüz gezerken hiç fark etmedin buranın o bölge olduğunu. Gece belli bir saatten sonra bir bölgeyi geçmişine uygun olsun diye olsa gerek zincirle kapatıyorlar ve o andan itibaren turistler bu bölgeye akmaya başlıyorlar. İşin aslı kırmızı ışıklı pencereler, spotlar, çeşitli sex-show'ların yanıp sönen levhaları bölgeyi bambaşka bir hale döndürüyor. Genelevlerin, sex shopların, coffee shopların ve her tür sex gösterisinin doluştuğu bu bölgede yürürken gerçeklik hissiniz darmadağın oluyor. 

Şimdiye kadar gördüğüm yerlerin arasında en rahatsız olduğum yer kesinlikle mega-kerhane Pattaya'ydı (blogdaki başlık) ve orada gördüklerim çok gerçekti! Yakanıza paçanıza pislik bulaştığını hissediyordunuz, kentin her şeyi sizi fuhuşa teşvik etmek için kurulmuş gibiydi. De Wallen ise sanki devasa bir gösteriydi. Her taraf kadın, erkek, hatta çocuk, her türlü dilden insan, şok olmasını beklerken her şey çok olağanmış gibi neşeli topluluklar... Merak duygusu utanma duygusuna daha baskın geliyor demek. Çok rahatsız olacağımı düşünmüştüm ama olmadım. Garip. Hatta sex shopların birine girince çok eğlendim. İrfan sahibi oldum. 


Cehennemvari İstanbul'da da sıradan bir iş günüm 6'da lanet ederek uyanarak başlıyor ama bunun gibi bir manzarayla başlamıyorum güne. O yüzden Amsterdam'da iş için erkenden uyanmak çok da koymadı bana. 



Botta kalmanın en güzel yanı her yere çok yakın olabilmekti. Toplantı kent kütüphanesindeydi ve orası bizim için 7 dakika mesafesindeydi, hem de yürüyerek! Büyük konformuş, unutmuşum.


İşte çalışma yerimden uyuduğum yerin görünüşü. Şu ortada görünen bina NEMO Science Center. Sadece dükkanını görebildiğim bu bina harika bir yapı. Merak edip baktım: mimarı Renzo Piano'ymuş! Daha önce duymuştum bu ismi. Yine bayılarak bakıp kaldığım Paris'teki Centre Pompidou'nun ve de küstahlığına şaşırakaldığım Berlin'deki Potzdamer Platz'ın da mimarıymış. Artık mimaride belli isimleri de takip etmeye de girişmem gerekiyormuş demek. Al sana bir meşgale daha!

thonik.nl

Atlamak haksızlık olacak. Bu da çalışma yerimin dıştan görünüşü. İnsan kendini ne kadar iyi hissediyormuş eli yüzü düzgün, insani, ferah ve işlevsel bir yerde çalışırken. Tabi bunu orada sürekli çalışanlara da sormak gerek, sonuçta iş iştir, ama bisikletle gelebildiğin, öğlen yemekte bira içebildiğin ve şekline şemaline takılmadan herkesle iletişim kurabildiğin bir yerde çalışmak çok da kötü değildir herhalde. Şüphe eden varsa benimle Zeytinburnu'ndaki çalışma yerime gelsin.


O kadar çok zaman geçirdim ki bu binada unutmayayım diye bir de içeriden bir fotoğraf iliştireyim şuraya. Size sır: yukarıdaki fotoğrafta sağdakiler beleş internet peşindeki öğrenciler ve turistler, arka koridorunda da uygun fiyatlara güzel yemek yiyebileceğiniz bir restoran var. 


Proje eğitimimiz gerçekten iyi dizayn edilmişti. Kararınca sunum dinledik, kararınca inceleme gezisi yaptık. Toplantı salonundan Amsterdam'ın göürnüşü de tam böyleydi. Hal böyleyken, sürekli popo üstü oturum powerpoint sunumu izleseydim ve de bir pastörün yaptığı gibi sıkıcı sunumlara dahil olmak zorunda kalsaydım delirirdim herhalde. 


Proje eğitimi süresince sürekli kanallar bölgesinde dolaştık ve hiç araç kullanmadık. Gezi bloglarında görülen fotoğrafların büyük çoğunluğunun bu alanla sınırlı olduğunu öğrenmiş oldum. Çoğu kent için bu böyle, biliyorum. 

İstanbul'da mesela Erenköy ne kadar muteber bir semt olsa da gezi rehberlerinde yer almaz. O rehberlerde görünenler tarihi yarımadayla, hadi Beyoğlu, biraz da Rumeli Hisarı tarafıyla sınırlıdır genelde. Toplantı için İstanbul'a gelen ecnebi dostların rehberlerinde İstanbul'un 'karşı'sı yani Anadolu yakası sanki yoktur. Tamam gelen turist daha kendilerininkine az çok benzeyen modern İstanbul yaşamını görmeye değil Bizans-Osmanlı'dan kalanları görmeye geliyor daha çok, kafasındaki oryantalizmin doğrulamasını yapmaya geliyor, kabul. Ama gezdiği yerlerde de artık İstanbullu yok. Sultanahmet'te konaklayan misafirleri etraflarında gördükleri kişilerin çoğunlukla başka turistler veya göçmenler (büyük oranda Ortadoğulu) olduklarını söylediğimde çok şaşırmışlardı. Topkapı-Sirkeci ve biraz da Taksim hattında gördüklerinden sonra benim çok (ama çok!) sıradışı bir Türk olduğumu düşünmeye başlamışlardı. En sonunda "bu ülkede kadınlar tek başlarına sokağa çıkabiliyorlar mı?",  "kapanmayan kadına ne yapıyorlar?" ve "Türklere içki satılıyor mu?" diye sorduklarında "yeter artık!" dedim. Algıları kırılsın da buraların sadece kafalarındaki gibi olmadığını görsünler diye ilk önce bir meyhaneye, ardından da bir akşamüzeri Kadıköy'e götürdüm. İşe yaradı. Barlarda içen kadın gruplarını, binbir tip Kadıköy ahalisini, sokakta takılan gençleri görünce, dahası Kadıköy sokaklarındaki grafitileri, stensilları, devrimcilerin üst üste afişlerini görünce şaşırdılar ve neşelendiler. Türkiye imajına naçizane bir katkı. Bilseler kendi aramızda konuşurken Kadıköy gibi yerlerin gitgide gettolaşan kurtarılmış bölgelerimiz olduğu tespitinde bulunduğumuzu... Ama bilsinler, Türkiye'nin sadece 'onlar'dan ibaret olmadığını...

Amsterdam için durum hiç de böyle değil. O sürekli dolanıp durduğumuz bölge Amsterdam ahalisinin. Sadece Hollanda kökenlilerin değil, orada yaşayan expatların, envai çeşit göçmenin ve de kendini Hollandalı sayanların (anayasal şart!). Bu arada aklıma takıldı Dutch ile Flemish yani Hollandaca ile Flamanca arasındaki fark sadece lehçe farkı mı?


Hollandalı diye bahsederken ahmakça konuştuğumun elbette farkındayım. Sanki derdi, inancı, kazancı aynı olan bir grup varmış gibi konuşuyorum 'Hollandalı' derken. Kolayıma geldiği için böyle. Gören göz sen öyle ağzı açık ayran delisi gibi ortada salınırken çalışmak zorunda olanları da görür. İlk önce akla bu insanların çalıştıktan sonra insani bir kentte evlerine dönecekleri, önyargılardan mümkün mertebe uzak durmaya çalışan bir gündelik yaşamda arkadaşlarıyla buluşabilecekleri, aldıkları minimum ücretin buraya kıyasla epey iyi bir standart tutturmalarına yeteceğini, sosyal yardımların aylaklık yapmalarına izin verebileceğini, senede 40 gün Avrupa'nın sıcak ülkelerinde yeterince keyif çatabilecekleri gelir, sonra da ah edersin kendi yaşamına. Yoksunluksa, orada da yoksunluk burada da. Neye yoksunluk diyeceğine bakar. 



Uzun süre direndim fotoğraf çekmeye. Bu bloga yazmaya yeni aldığım fotoğraf makinesinin hatırına başlamıştım. Neşe doğdu, her türlü aletle fotoğraf çekilebilir bir hale geldi, blog dönemi bitti ve benim bu blog da giderek başka bir şeye dönüştü. Eskiden bir yere giderken bir sürü fotoğraf çekebileceğim diye heyecanlanarak giderdim. O zamanlar Amsterdam'a gelseymişim delirirmişim. Gördüğüm en fotografik şehirlerden biri. Zaten gayet acı tecrübelerle öğrendim ki turist olarak gezmekle fotoğraf karesi için gezmek bambaşka şeyler. Benimse burada ikisine de zamanım yoktu. Yazık.


Programın erken bittiği günlerin birinde ilk kez bir yer belirleyip oraya gitmek üzere yola düştüm. Web'de Amsterdam'ın özgürlükçü kitapçıları ve squadları diye bir haritaya denk gelmiştim. En azından birini görmek istiyordum.


Ve ne şanslıymışım ki seçtiğim anarşist bir kitabevi çıktı! Neşriyat bolluğundan ve çeşitliliğinden mest oldum. Ah bir de Hollandaca bilseydim... 


İlk gözüme çarpan şey Rojava hakkındaki kitapların çokluğuydu. Rojava bizim dibimizdeyken daha kitapçılarımızda bu konuda bir kitap yoktu. Keza mesele bir kitap yazımı için çok da erken bir safhadaydı. Fehim Taştekin'in terör örgütü sayılan ve toplatılma kararı çıkan kitabı Rojava: Kürtlerin Zamanı bile 2016'da basılacaktı. Nevrim dönmüştü. Biz anca proxy ayarlarını değiştirerek ne olup bittiğini bir yerlerden okumaya çalışırken Amsterdam'da bir sürü kitap dolanıyordu ortada. Kasadaki elemanla muhabbet ettik bir süre. Türkiye'den geldiğimi söyleyince, anlatmaya başladı eleman: Hollanda'dan ve irtibatta oldukları bir çok Avrupa ülkesinden liberterler (onun deyişi) İŞİD'e karşı savaşmak üzere Kobane'ye, Rojava'ya gitmişler. Düzenli bilgi geliyormuş oradan, her şey iyiye gidiyormuş, halk savunma birlikleri kurulmuş, kadın örgütleri lafını geçirmeye başlamış, yerel meclislerde her azınlık temsil ediliyormuş... Anlattıkça anlattı. Bu zamanlarda hep olan şey yine oldu ve bana 'sizde durum ne?' diye sordu. Kan gövdeyi götürmeye başladı, süreç bitti, her şey bombok oldu, demedim elin adamına. Bu kadar umutlu bir adamı neden boğayım şimdi 'bizim' dertlerimizle?



Kitaplardan anladığım kadarıyla, Avrupa anarşizmi şu sıralar çok yoğun bir mülteci gündemiyle, queer ve kadın mücadeleleriyle, squad-işgal hareketleriyle, bunlarla birlikte işin reddi ve devletten militan kopuş yöntemleriyle ve de veganizm ve hayvan hakları gündemiyle meşgul. Bookchin'i çıldırtlardı kesin! Ama klasikler bölümü gayet tatmin ediciydi. Bir ara amazon'dan sipariş etmek istediğim Gustav Landauer'ın For Socialism kitabını gördüm rafta. Bu kitap Landauer'in ender İngilizce çevirilerinden. Fiyatını sordum, 32€ dedi. Gözlerinin içine baktım. Hem de tam içine. İşe yaramadı. Hani yoldaştık?  İkram ettiğin bir fincan kahveyle mi dayanışacağız? Tamam anladık kira ödüyorsunuz, çalışanların ücreti var, sigortası var, uzatmadım meseleyi. Eleman üzülmüş olacak ki bana "kitabın PDF versiyonu var, epostanı verirsen yollarım sana" dedi. "Biliyorum, hatta bende de var ama ben bir çeşit bibliofilim" dedim de rahatladı yoldaş.

Ama buradan hiçbir şey almadan çıkamazdım. Kitabevine destek olsun diye. Bakınırken iki kitaba göz koydum: (1) madem Landauer'ın kitabını alamamıştım ben de onun üzerine bir kitap alırdım: Ulrich Linse'nin Gustav Landauer un die Revolutionszeit 1918-1919 (Landauer ve 1918-1919 Devrim Dönemleri); ve (2) Jean Grave'in De Stervende Maatschappij en de Anarchie (Ölen Toplum ve Anarşi). Kitapların biri Almanca diğeri Hollandaca. Ama bir sorunumun olduğunu artık bilen eleman ses etmedi bu bilmediğim dillerdeki kitapları alışıma. 

Merak edenler için: Kitabevinin ismi Het Fort van Sjakoo. Adresi: Jodenbreestraat 24. şu da web adresi: www.sjakoo.nl . Ticari olmayan ve kolektif şekilde işletilen bu kitabevine gidince benden bir selam söyleyin, sizi de kahveyle ağırlasınlar.  



Kanalın karşısında görünen Zuiderkerk. Amsterdam'ın protestan olarak inşa edilen ilk kilisesiymiş. Tabi ki içini görmedim. 


Bob Marley gibi her yerde özgürlüğün bayrağı sayılan başka biri var mıdır? Kesinlikle çok başarılı bir imge. Che gibi doğrudan siyasi gönderimi olmayan, herkesin istediği gibi yorumlayabildiği bir özgürlüğe imkan tanıyor. Buna çok doğrucu olanlar isterse içi boş özgürlük desin, apolitik ot içme, sevişme özgürlüğü desin, hiç önemi yok -keza bu özgürlüklerin içinin boş olduğu kimin iddiası?- o kapı açılınca kolay kolay kapanmıyor. True Love Bob Marley kardeş.


İşte Neşe'nin isim babası Spinoza! Amsterdam'ın gereğinden az değer verdiği bu filozof için Amsterdam çok önemli bir şehir. Şehrin onu yeterince sahiplenmemesinin nedenine dair şöyle denir: Spinoza'nın ait olduğu Yahudi cemaatinin etkisi her tarihsel olayla azalmıştır, zaten kendisi yaşarken cemaatten afaroz edilmiş ve dışlanmıştır, yükselen reformist kilise de Spinoza düşüncelerini tehlikeli bulmuş ve yaygınlaşmasını engellemeye çalışmıştır. Neyse ki özgür düşünceli Amsterdamlı Spinoza Çevresi varmış da sayelerinde tanışmış oluyoruz kendisiyle.  

Spinoza, ideal devleti tarif ettiği ve aslında bu devlet mümkün değildir deyip bize göz kırptığı Theologico-Politico Treatise (TPT) kitabında Amsterdam'dan şöyle bahsetmiş: 

"Bir devlette ifade özgürlüğü ne kadar azsa (...) o devlet o kadar şiddetle yönetilir. Bu özgürlükten ... hiç bir suistimalin ortaya çıkmadığı örnekler göstermeme gerek yok. Örneğin Amsterdam gelişiminden beri tüm ulusların takdir ettiği bu özgürlüğün faydalarının semeresini alır. Bu sağlam ve ayrıcalıklı şehirde tüm uluslardan ve mümkün olan tüm inançlardan insanlar uyum içinde bir arada yaşar (...) Kişinin inancından veya mezhebinden dolayı endişelenmesine gerek yoktur çünkü bunların mahkeme salonunda bir önemi yoktur. Hiçbir inançtan nefret edilmez, yargıçların (hakim, hükümet) yardım ettiği ve koruduğu cemaatler yoktur, yani kimseye zarar verilmez, herkese hak ettiği verilir, herkes hoşgörü içinde yaşar." [çeviri benim]

Aklıma geldi de Spinoza neşesi bulaştırmak istediğim bazı arkadaşlara Çetin Balanuye'nin Spinoza Sevinci Nereden Geliyor? kitabını hediye etmiştim tek tek, "okuyun da tartışalım" diyerek. Sahi n'oldu o okumalar?




Bob Marley de özgürlüktür, Spinoza da ama bisiklet de! Bir ara ciddi takıntım olmuştu bisiklet. Sağlık faydasının ve sportif olanaklarının yanında bir kentin insancıl yanına dair çok şey söylüyordu bisiklet bana. Kopenhaglaştırmak kelimesini ne çok kullanırdım, copenhagenize.com sitesinde ne olup bittiğine mutlaka bakardım. İdeal haline getirdiğim üç kent vardı: Kopenhag, Portland ve Amsterdam. Bisiklet dünyasının 3 mucizesi. Sağlıklı şehirler üzerine çalıştığım dönemde de kentsel politika planlama eğitimim süresince de hayalim bisikletli bir yaşamı benimseyen insanlar ve kentlerdi. 


Amsterdam'da dolanırken ilk gözüme çarpan şeydi bisikletler. Zaten görmemek ne mümkün! Kıskançlığımdan öleyazmayayım diye uzun süre sustum. Koca kent bisikleti bu kadar mı benimser arkadaş? Gördüklerim o kadar çoktu ki doz aşımının beni umursamaz hale getirmesine müteşekkir kaldım. Gezerken kendi yaşadığım yerin berbatlığını değil, bastığım yerin bisiklet yolu olup olmamasını önemsiyordum artık. Bir kaç defa çarpışma tehlikesi atlattım. Sonradan duydum ki çoğu Amsterdam rehberlerinde bisiklet kazalarına dikkat edilmesi yönünde ciddi ikazlar varmış. En nihayetinde, salak turistleriz işte.



Sürekli yağmur vardı ben oradayken. Sırıksıklam olup 4 metrekarelik odama dönmek bir rutin haline gelmişti hemen. Amsterdam'ı böyle her şey mükemmelmiş gibi anlattığıma bakmayın. Evet şehir gerçekten gidilesi, görülesi, üzerine düşünülesi ama benim kişisel deneyimim pek kötü: parasızlık ve yağmur! Amsterdam denilince benim aklıma muhteşem dizayn ama gayri-insani sokaklar geliyor. Yahu bir kentin hiçbir sokağında yağmurdan sığınabileceğiniz bir çıkıntı olmaz mı? Tamam Bologna'daki porticolardan beklemiyoruz da yılın büyük bölümünde yağmur olan bir iklimde hiç mi ıslanan insanı, kediyi, köpeği düşünmüyorsunuz be? Sizi gidi over-bireyselleşmiş toplum sizi...


Amstel. Şehrin ana arteri. 


Türkiyeli bloggerlar hep ağlar: Hollanda aslında bizden (biz: Osmanlı!) almış lale soğanını şimdi milyon dolarlık sektör. Mızlanan yurdum insanı. Sanki çalmışlar, sanki senin yapmana engel olan var. Sen daha yurdunun tohumunu, çiçeğini, böceğini koruyamıyorsun neyin sızlanması bu?

Kentin ortasındaki bu lale soğanı  pazarındaki çeşitlilik gerçekten baş döndürücü. Gel de şimdi Michael Pollan'ın afallatan kitabı Arzunun Botaniği'ni anma şurada. Lalelerin bu kadar varyasyonun ortaya çıkmasının nedeni Hollandalı çiftçilerin kar hırsından ziyade lalelerin gelecek nesillerini garanti altına alan adaptasyon yetenekleri. Şaşırma Amsterdamlı laleci, senden büyük gen var!




michelin guide

O kadar üşümüştüm ki önünden geçtiğim bir neo-gotik kilisenin levhasından onun katolik kilisesi olduğunu öğrenince kesin açıktır dedim, denedim kapıyı. Ve tatataaa! Papa büyük adamsın! De Krijtberg Kerk.


Bu kez söyleyecek çok bir şeyim yok. Üşüdüğüm için sığındığım yer hakkında ne söyleyeyim şimdi?


Amsterdam sokaklarında gördüğüm ender düzensizliklerden biri de işte bu el arabasıydı. Bir an iyi hissettim.


Karşımıza çıkan bir kaç squaddan birisi işte buydu. Bir süre bekledim kim girecek kim çıkacak diye ama kimse görünmedi. Belki sığınacak bir yer bulurum demiştim.


Squadları tanımak çok kolay. Bkz. yukarıdaki fotoğraf. Artık buna mural mı dersiniz yoksa graffiti mi siz karar verin. Birçok Avrupa kentine ve hatta İstanbul'a göre sokak sanatları konusunda kısır bir kent Amsterdam. Onun için gezerken tarihte sabitlenmiş, bir arkadaşımın dediği gibi film seti gibi, bir yere benziyor.  Bu konuda Paris favorim. 


Detay. Dantelimsi kara bayrak! 

Squadlar denince aklıma hep Dorris Lessing'in Terörist kitabındaki naif karakteri Alice gelir nedense. Burjuva geçmişinden kaçan Alice'in evdeki tembel ve bencil squatterlarla mücadelesine ev ahalisi 'küçük burjuva duyarlılığı' der gülüp geçer ama Alice çalışmayan bir klozete sıçmanın hiç de devrimci olmadığını inatla ispatlamak durumunda kalır. Ne kitaptı ama! 

Ankara'da Konur Sokak'ta Kelepir diye bir kitabevi vardı zamanında. Ne cevherdi bizim için. Orada tanışmıştım Doris Lessing'le, bu kitabı da oradan almıştım. En başta buranın sadece yayınevlerinin fazlalıklarını sattığını düşünürdük ama kimlerle tanışmadık ki sayesinde: Margaret Atwood, Hermann Hesse, Arthur C. Clarke, William Blake, Boris Vian, de Sade, hatta Alexander Berkman, Strugatski kardeşler.. 1998'den bahsediyorum. Daha internet denen şey sadece bizim okulun 2. yurt bilgisayar odasıyla sınırlı. Yani bir yazardan haberdar olma ihtimaliniz daha çok etrafınızdaki kişilere bağlı. Bizim etrafımızdakiler de belliydi. Bildiklerinin dışındakiler ya 'küçük burjuva'ydı ya da 'karşı devrimci'. Yine de şanslıydık canım, bilim kurgu ve fantezi topluluğu vardı etrafımızda, kitap topluluğu, edebiyat topluluğu... İnternete vesaireye bağladım hemen de al işte herkeste internet var millet sanki haldır haldır edebiyat tartışıyor. Benimki de laf! 



Rijksmuseum'u bari dışından görelim diye önünden geçtik ve herkesin fotoğraf çektirdiği "I amsterdam" şeysini gördüm. Enstelasyon? Neyse ne. Kendisini var eden 'gösteren'. Başarılı. Geçen senelerde de bizim okul "I brain METU" sloganını işlemişti. En başta reklama ihtiyacı mı var bu okulun diye tepki vermiştik ama farkına vardık ki bizim zamanımızda utanılan bir şey olan özel üniversiteye gitmek artık başarılı/vasat çoğu öğrenci için artık gerçek bir ihtimal olarak kabul ediliyordu. Uyum göstermezsen yok olursun, okul doğrusunu yaptı. Benzer bir çalışmayı da bizim elemanlar Gençlerbirliğimiz için yapmıştı. Burası Ankara! temalı bir kampanya başaltmışlardı. Burada Ezhel'in desteğini de anmadan geçmeyeyim tabi.


Amsterdam'ın müzeleri içimde kalan uhdedir. Rijksmuseum, Van Gogh Müzesi ve Stedelijk Müzesi.. hiçbirini göremedim malum sebeplerle. Bari Stedelijk'i görebilseydim... 


Artık gezinmekten de yoruldum, yazmaktan da. Sızlanıp durduğuma bakmayın, her gidilen yerde parasız yapılacak onca şey var. Sokaklarını gezmek, çaktırmadan insanlarını gözlemek bile yeter. Amsterdam'da benim en büyük derdim hep yemek oldu. Ne doğru düzgün bir restorana oturup yerel bir şeyler yiyebildim ne de turistlerin ayıla bayıla tükettiği patates kızartmasını tattım (hiç sevmem!). Bari iki bira içebilseydim bi yerde ama ona da para gerek be. Bir biraya 4-5 euro nasıl vereyim. İçince bir tane içilmiyor ki.


O yüzden en iyi seçenek otelin restoranına oturup mini barından Heineken içmekti. Sürekli yağmur vardı, pek de şikayet etmedim doğrusu. Hep yalnızdım teknede, sonraki toplantı yeri Lizbon'a hazırlık olsun diye okuduğum Zweig'in Magellan biyografisi vardı yanımda. Portekizli denizcilerin keşiflerinin hikayesini Amsterdam'da bir teknede okudum, daha ne olsun?


Daha bitmedi ama ben bittim. Devamını da yazacağım. Ama sonra.

20-22 Eylül 2015

bu gezinin diğer notu: Amsterdam II

Hiç yorum yok: