bisiklet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bisiklet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Şubat 2015

siena - gece

[böyle taslak halinde duran bir postu nasıl canlandırmalı?]

toscana gezimiz olacak da bunda siena olmayacak? yok öyle yağma. lucca'dan siena'ya geçmek bizim için gereğinden fazla zahmetli, ama o yol yapılacak! lafa gelince sindire sindire gezme yanlısıyız elbet; gerçekteyse her şeyi aynı anda yapmaya mecbur zavallılarız. düstur tek, bahane baki: "kaç kez gelebileceğiz ki buralara?". 


zaten siena'yı bu plandan çıkarmak insanın haddine değil. görmeyen de -af edersiniz hiç acımam- toscana'yı götüm gibi gezmiş derim. 


8 Ağustos 2014

men dakka dukka veya forza lucca

çok ara verdim. bazı şeyler eskidi, kayboldu. ama yazmazsam daha da kaybolacak. öyleyse, vira bismillah..


başlıktan hikaye: eden bulur anlamında çoğu zaman uygun yerde kullanılmayan arapça bir deyim bu men dakka dukka. lucca sonrasında hissettiklerimize çok da uydu. italya planında lucca'ya kendi halinde bir gün ayırmayan biz, lucca'yı görüp yaşadığımız cehenneme bir kez daha lanet eden biz, eşşek gibi geri dönüp beton binaların içinde ömür çürütecek olan yine biz. kendimiz ettik, kendimiz bulduk. anakronizmin hası: keşke hiç görmeseydik!

5 Mayıs 2014

tematik roma II

(yazdıkça yazasım geldi. bence sadece fotoğraflara bakın :) )

işte ikinci bölüm. cestius piramitini zorunlu ziyaretimiz sonrasında yönümüz kolezyum, flavianus amfitiyatrosu. gezmek için değil, yolumuzun üstünde diye. ilk planımıza uysaydık santa maria in cosmedin'e uğrayacak sonra circus maximus'u boydan boya geçip kolezyum'a varacaktık. olmadı. çok daha aşağıdan geldik. 


circus maximus bir hipodrom. burayı gördükten sonra insan afrodisias'ın değerini daha çok anlıyor. orası neredeyse tamamen ayaktayken burada tek bir şey kalmamış desek yeri. bakınız bu blogda:  afrodisias . benimki sadece görmek yönünde bir istekti. kendimizi antik roma temalı bir diğer roma gezisine saklıyoruz ya :)

29 Mayıs 2012

georgetown


burası için hayvanat bahçesini doğru düzgün gezemedik. rehberimizin "soho londra için neyse, broadway new york için neyse, georgetown da dc için odur" demesi yetti. hemen gittik. güya gidiş nedenimiz eşlere güzel hediyeler alabilmek. sanki ucuz olsun diye habire mcdonalds'a burgerking'e kapaklanıp duranlar biz değilmişiz gibi..

26 Mayıs 2012

dc sokakları


şimdiye kadar bir şekilde gittiğim yurtdışı kentlerinde turistik yerlerini en çok gördüğüm yer washington dc oldu galiba. hem rehber eşliğinde anıtları vs. gördük hem de ucundan kıyısından müzeler turu yaptık. ama benim için asıl olan o kentin sokaklarıydı her zaman. o nedenle 1. new york 2. toronto ve 3. prag kentlerini unutmayacağım. burada da çıkıp turlama şansım yok değildi aslında. ama nedense canım istemedi. üşendim.  eş dostla sohbet etmek, onlarla daha sıkı tanış olmak daha güzel geldi gözüme. ısrarla reddettim. pişman da değilim aslında çünkü şu anıtlar vs. hariç dc dediğin yer diğer abd kentlerinden çok da fazlası değil sanırım. işte burada bir yerden diğerine giderken çektiğim fotolar. tamam yine dolaşmak güzel olurdu olmasına da çok da özel olmazdı.. sustum. isteyenler için devamı aşağıda. hepsi 16x9 ve dijital manüplasyon.


6 Ocak 2012

75-300mm

bilirsiniz, hep bir zoom lensim olsun da kendime yetecek kadar kuş fotoğrafı çekeyim diyordum. tamron 75-300mm f:4/5.6 macro'yu fiyatı düşmüş görünce bir arkadaşın da gazına gelip aldım hemen. sonuç tam bir hayal kırıklığı. 'kendime yetecek' kelimesini her kullanışım çok bilinçliydi. adam gibi kuş fotosu için en az L serisinin 70-200'üne geçmek gerektiğini biliyorum. tabi ki doğal hedef aynı serinin100-400mm'ü. en başta azçok diyordum ama. çok ama çok başarısız bir lens olduğuna kanaat getirdim. haa ışık güzel olunca tripod kullanamdan dahi macro'da iyi sonuç verdiğini de gördüm. ama amaç kuş fotoğrafına giriş olunca hezimet. ya bu sevdadan vaz geçeceğim temelli, veya arabayı satıp o lensi alacağım...


ama lensin bana şöyle bir artısı oldu. atıl hale geçmiş bir bünyeyi bahaneyle araziye vurdu da az çok kendime geldim. gelmişim demek doğru sanırım. şimdilerde götümü  yerden 1 santim dahi kaldırmak istemiyorum. işte o nedenle eski fotoğrafları deşip duruyorum. bahaneyle eldekileri tüketiyoruz. yıl sonu bilançosu...


27 Aralık 2011

bir ara istanbul'a gitmiştik


ankara'da bunalınca soluğu istanbul'da alıyoruz. o kesin. ama istanbul'a orası istanbul diye mi gidiyoruz yoksa orada birileri var diye mi gidiyoruz, işte onu kestiremiyorum. mesela haziran 2011'de bir istanbul gezisi yaptık. kız dünyaya merhaba demeden bir daha görelim istanbul'u dedik (belki de kız doğmadan bir istanbul görsün istedik). gittik. yine bizim tayfa. gezdik tozduk. diye hatırlıyordum. ama bir baktım ki hiç boğaz görmeden geri dönmüşüz ankara'ya. yok. sanırım istanbul istanbul'da birileri var diye güzel herhalde. işte 15 milyon kişi içinden bir kaç kişi... işte o günler var burada...

22 Aralık 2011

19 Kasım 2011

cycling prague


prag'da kalacağımız otelin resepsiyonunda check in beklerken dışarıdan zil sesi duydum, önemsemedim. sonra gözüm lobbydeki elemanın arkasındaki aynaya takıldı da gözlerime inanamadım. arkamdan yüzlerce bisikletli geçiyordu. hemen tüm işleri bırakıp caddeye fırladım elimde fotoğraf makinesiyle (resepsiyondan iyi küfür yemişimdir herhalde). rehberimiz jitka'dan öğrendim. her ay bir gün belirlenip "critical mass"-vari bir etkinlik yapılıyormuş güzergahı belli bir rotada. o akşamdan sonra eylemin web sitesine baktım. o gün önümden 3000-3500 civarı bisikletli, patenci, scooter vs. geçmiş :) kıskandığımızla kaldık yine...

15 Ekim 2011

brno II


pek bi şey demicem. güzel kent işte. hatta bazen inanılmayacak kadar. brno'daki ikinci günümüz. kronolojik (!) devam...


3 Eylül 2011

denver I

denver'dan son kare'ler...


16th street mall. denver'ın merkezi aktivite mekanı. gündüzleri bomboş, geceleri canlı olan bir cadde. bu canlılığı denver standartlarında "canlılık" olarak düşünmeli. cıngıllı olsa da aslında boş bir cadde. bir istiklal, kadıköy değil, hatta ankaramızın yüksel caddesi heç değil!


4 Nisan 2011

bir ki birkiüç daha fazla toronto!

artık toronto malzemesinin sonu. çok istediğim ama net olmayan fotoğraflar da var burada, sadece dikkatimi çektiği için bir kadraja aldığım 'kötü' veya 'olmamış' fotoğraflar da var. ama hepsi bana bir şey anlattığı için var burada. aslında bir slayt şov hazırlama programı bilseydim, bunları o halde sunmayı isterdim. neyse, işte olan olmayan güzel çirkin ama mutlaka kare fotoğraflar. toronto'dan son...


toronto'dan son fotoğraflar dizisine 'the world needs more canada' ile son vermem pek tabi bilinçli bir tercih. buraya bu fotoğrafı çok beğendiğim için koymadım. "dünyanın daha çok kanada'ya ihtiyacı var"!. dünya türk olsun'dan daha zekice söylenmiş ama sadece bir ülkeden değil bir idealden de bahsettiği için yerinde bir cümle belki de. bu idealin ne olduğu çok yerinde bir soru elbet...

14 Mart 2011

york'un mektebi sultani'si


hızlı hızlı yürüyorum dedim ya, aslında hem bu yüzden hem de japon turist olmayayım diye bir sürü fotoğrafı (!) pas geçiyorum. tabi soğuk hava yüzünden sürekli olarak hareket etmek zorunda kaldığım da unutulmasın. ama yine de urban trekking kurallarına bağlı kalıp geçtiğim rotayı belirlemek için durup ara ara fotoğraf çekmek zorunda kalıyorum (gene parantez içi ünlem)....


17 Şubat 2011

ottawa part IV


ottawa'yı bitireyim de ikinci durak toronto'ya gideyim artık. yoksa ben bu fotoğrafları bitirip buraya koyamadan gideceğim başka bir yere o olacak sonunda ! :)

8 Şubat 2011

I fell lucky (ottawa part II)



ottawa tam bir başkent. simcity4’te planlanmış, cetvelle özenle çizilmiş geniş sokaklar, ticari downtown ile hükümet binalarının iç içeliği, etrafını saran ikamet alanları… şimdi kendisini chpyi kurtarmaya adayan sencer hocam (ayata) urban sociology dersinde anlatmıştı bana bu kuzey Amerika yeni kıta kentlerinin yapısını. bu ottawa hık demiş de burnundan düşmüş o anlatılanların. chpyi kurtarmaya kendisini adamış bir diğer hocam, tarık hocam (şengül) da urban policy planning derslerinde demişti aslında bu downtown döneminin kapanıyor olduğunu. anlaşılan o ki bu kanada o kadar stabil bir ülke ki –bu ülkeyi sırf 20.yy'da 69 yıl liberal parti yönetmiş- kentsel değişim bile farklı yaşıyor. mesela new york veya chicago gibi bir kent yok güvenlikmiş yok kentsel yenilenmeymiş derken rantsal değişime maruz kalıyorken, mesela vatandaş downtown’u kent yoksullarına yani halka terk edip güvenlikli banliyolarına sığınırken, bu kanada’da pek öyle görünmüyor. kanada abd’den çok daha genç, çok daha çokkültürlü, çok göçmenli –hala alıyor, ilgilenenlere, ama bir o kadar da güvenli olan kanada’da (michael moore’a çak bi selam!) downtown’u terk edişin nedeni olarak başka bir neden bulunması gerekiyor bu nedenle. ama banliyöleşme eğilimi burada da var (gördük de söylüyoz, mesela  bizim büyükelçiliğinde içinde olduğu ultrazenginlerin mahallesi de kent dışında). buna bahane olarak ne bulduklarını sormayın, bilmiyorum. gerçi ben new york’ta, new haven’da, boston’da ve providence’da da gece dolaştım ve onların tehdit dediklerini ben dert etmedim ama bu belki de turist ahmaklığıydı bilemem. Bu ahmaklığın boyutları vakti zamanında harlem’in ortasında bir hostelde ikametimden ölçülebilir heralde. Dediğim gibi, güvenlik endişesi mi? bi ankara’da bi dolaşın siz…

7 Şubat 2011

J'ai de la chance (ottawa part I)

başlıktan başlayalım. "j'ai de la chance" kendimi şanslı hissediyorum demek. benim için çok güzel bir başlık oldu bu. gerçekten de şanslıydım. bu bahane olmasaydı kanada'yı görme şansım asla olmazdı herhalde. yani param olsa dahi ömür vefa etse de kanada gidilip görülecek ülkeler sıralamamda pek de parlak bir yerde değildi. hep göçmen olunacak yerler arasında saysak da pek bilmediğimiz bir yermiş kanada, onu anladım. o nedenle kendimi şanslı hissediyorum. peki neden fransızca? çünkü bu gittiğim ilk fransızca konuşulan ülke. her şey iki dilli. iki dil bizi bozar diyen zerzavatın zorunlu istikamet mekanı olmasını dilerim -kanada'nın kuzey kısmının bilhassa. ama her şeyden öte bu başlık picasa'dan. bu fotoğrafların üzerinden bunca zaman (ve olay) geçmesine rağmen nihayet ellenip bloglanmasına imkan veren dahiyane program picasa'dan. buradaki tüm fotoğraflara "I'm feeling lucky" tuşuna basmaktan gayri hiçbir müdahaleden bulunulmamıştır. üşengeçliğime verin :)


aslında çoktandır niyetim vardı bu fotoğraflarla uğraşmaya da bir türlü adamlar şöyle yapmışlar, böyle düşünmüşler moduna giremedim bir türlü. bir de zorunlu aradan dolayı oralarda dolanırken düşündüklerimi hissettiklerimi unutur gibi oldum. o da zor geldi. ama klavyenin kendi kişisel yeteneğine güveniyorum. yazacaz bişeyler.

blogun asıl hedefine doğru alınmış önemli bir mesafe var artık. blogun asıl amacı kişisel bi fotoğraf günlüğü tutmaktı; geçmişe bakınca "2009 şubatında şu olmuştu harbiden yaaaa" diye hatırlayabilmekti hedef. ilkay'la konuşurken hep olur da bir çocuğumuz olursa onun için çok eğlenceli olacak bu blog dedik kaç kez. neyse artık hedeflerden belki de en büyüğü yola çıkmış küçüğe anasının babasının ne menem şeyler olduğunu anlatacak olan bu blogu ihmal etmemek. gel bakalım bebek! geleceksen göreceğin de var :) ---- evet evet baba oluyom ben ! :)  j'ai de la chance !!!

31 Aralık 2010

bir paragrafla elde kalmışlar

 2010 berbat geçen bir yıl oldu işin aslına bakılırsa. her şeyden evvel neredeyse her ay düzenli olarak hastaneye gittik. bahanemiz hiç eksik olmadı ki! annem, babam, kaynanam, kaynatam, teyzem, yengem, ablam, abim, yiğenim, kayın amcam, kayın dayım, kayın komşum....  ve nihayetinde ben! bu kurban bayramını kazasız belasız geçiremedik şu uğursuz 2010 yılı yüzünden. bıçağı müthiş bir isabetle baş parmak tendonuma soktum, sonra ameliyat oldum, sonra dikiş yerim iğrenç bir hal alınca doktorlarla beraber panik olduk. önce bir ameliyat daha dediler, sonra şarbon olabilir dediler, en nihayetinde orf olduğum anlaşıldı. 6 haftadır evde yatıyorum hiçbir şey yapmadan. ama neyse ki  2010 bitiyor :) 

(ayrıca 31 ocak 2010 tarihi itibarıyla sigarasızlığın 150. gününü de devirmiş bulunuyoruz. 6. ay sendromu feci !!)


ben de sene bitmeden elimdekilerin bir kısmından daha kurtulayım da rahata ereyim dedim. buyrun;