4 Nisan 2017

eyyy fransaaa


sevgili paris. sana ölüm üzerine düşünmek için değil de yaşam üzerine düşünmek için gelseydim keşke. iş için değil de gezmek için gelebilseydim keşke. kışın ortasında değil de gün ışığının olduğu güzel havalarda gelmiş olsaydım keşke. hasta olmasaydım, daha çok zamanım olsaydı ve de bir şeyler okusaydım gelmeden keşke. ben bunu saymadım, haberin ola!




hemen not düşeyim: paris'in metro sistemine bayıldım. sayısız alternatif. ve kentin bir ucundan diğerine çok hızlı erişim. burada da bizim santimetrolarla övünmemizi isteyenleri koy bi tarafa, senelerin artık eskittiği, yıprattığı bu metro ağını koy öbür tarafa. ama ne gam! avrupa yavaştan kıskanmaya başlamış köprülerimizi, tünellerimizi ve yollarımızı. almanya havaalanımızı kıskanıyor hatta.  



blog yazılarımın yeni düzeninde bunlardan çokça olacak. bir instagram hesabım var. gittiğim, gördüğüm yerlerden oradayken fotoğraf paylaşıp gevezelik yapıyorum. bunlar beğendiğim fotoğraflar ki paylaşıyorum, haliyle buraya da koymam abes olmayacak. uyum sağlayamayan gider, dijital yaşamın kuralı.  


daha önce paris'e gelmiş ece vardı yanımda. o önce ben arkada yürümeye başladığımızda iki şeyi hemen hissettim: paris bütün halde hoş bir şehir, her şey birbirine uyumlu görünüyor ama bir süre sonra tekdüze görünmeye başlıyor. daha doğrusu hepsi aynı/benzer gri binalar. bak bunu diyeceğimi hiç düşünmemiştim paris için. ama dedim ya, bu ilk izlenimimdi. ikinci hissettiğim de şehir ahalisinin zevk sahibi olduklarıydı; şu yukarıdaki bir okul bahçesi mesela. ama acele bir kanı da olabilir bu. kimdir bu adamlar (evet genelde adam!) ? bizim okullarda da var atatürk büstü, fatih sultan mehmet resmi...  


otelimize en yakın 'landmark' panthéon'du. 1 saat kadar zamanımız var diye girip görmek istedik ama izin vermediler. kapalıymış. yanımdaki rehber de kapıdaki çizelge de aksini söylese de içeri salmadılar bizi. bu da bize ilk gün kazığı oldu.


madem öyle, bari notre dame de paris'ye gidelim dedik. daha önce sayısız kez fotoğrafını gördüğüm kilise. fransız gotiğinden en bildiğim. gerçeğini görünce de bana çok harikulade gelmedi. normalde gotik görünce sevmesem de bi çarpılırım, hatta korkarım ama notre-dame bende bu etkiyi yapmadı. asli göreviydi halbuse, yazık oldu. beni etkileyemedi.


içeri girmek istiyordum. şu sıraya rağmen girmek istiyordum hem de. az zaman kaldı, güneş battı batacak, sırada kaç kişi var, hava daha ne kadar soğuyacak, içerisi nasıl acaba? ece'den de girmek yönünde bir destek gelmeyince bir daha nasılsa gelirim diye erteledim. 


genellemelerden muzdarip zihnime bir tane daha kazıyorum; gotik kiliselerin giriş kapılarını güzel ama komik buluyorum. birbirinin üzerine basan peygamberler, havariler, azizler, hükümdarlar veya aristokratlar... neşe'yle satranç oynadıktan sonra yediğimiz taşları üst üste koyunca da böyle bir görüntü ortaya çıkıyor..


ece'yle birlikte siene nehrinin kıyısına inip yürümeye başladık. bak o zaman hiç aklıma gelmemişti. bu nehre biz ne diyoz? sen. peki nasıl yazıyoz? seine diye mi sen diye mi? rivayetler muhtelif. eskiden benim eskiden vaşinton yazan haritalarım vardı ama new york yazardı niyork veya yeni york değil. coğrafi birimlerin yazımında bir kuralımız var mı? galiba yok. new york diyemezdik yoksa. gerçi isimlerde de öyle saçmalıklarımız var. beşiktaş'ın golcüsüne inatla aboubakar diyor medyamız, yahu ebu bekir o! sadece arapça yazılan ismin latin alfabesine ingilizce üzerinden geçmiş hali o aboubakar...


çok hoş bi yürüyüştü. sonra acıktık. ece'nin daha önce gidip beğendiği bir italyan restoranı vardı. aradık taradık orayı bulduk.


paris'te bir İtalyan restoranına oturmamız aslında cesaretsizliğimizden. fransızların şahane bir mutfağı olduğunu biliyoruz. garip garip şeyler yediklerini de (bkz. tartar ve sakatat varyasyonları). bilirsiniz hiç yemek seçmem, aksine her şeyi denemek isterim. cesaretsizliğim bilmediğim yemeğin bana maddi maliyetinden, gastronomik maliyetinden değil. olsun. pişmiş pizzanın üstüne yumurta kırarak bana bi fransız esintisi yaşattılar sağ olsunlar. ama beğendim. çok pisboğazım.  


otelimiz paris'in muhteşem metro ağının avantajlı bir yerindeydi. glaciére metro istasyonunu bolca kullandık. auguste blanqui caddesi üzerinde. bu benim için çok sıra dışı bir durum. şöyle ki: bir sosyalist devrimci düşünün. marksistlerden ve anarşistlerden ayrı düşsün, devrime sonuna kadar bağlı olsun ama işçi sınıfına değil de küçük, radikal, silahlı ve illegal bir gruba bel bağlasın, devrimciliği ile darbeciliği birbirine girsin, yargılansın ve hapse girsin, ama yine de idealleri hayata geçsin, paris komünü gerçekleşsin, komünarlar seni liderleri seçsin ve senin salıverilmen ana gündem maddelerinden biri olsun, destekçilerin şehri yaksın yıksın, versaille'ın meşru ordusu ile savaşsın ve yenilsinler.. ölümün bile bir mitingde olsun. ve yıllar sonra parisliler seni sahiplensin. şimdi bir de mahir çayan'ı, hadi onu geç saldırıya uğrayan deniz gezmiş büstlerini düşünün..



programda her boş zaman bulduğumda sokakları gezmeye çabaladım ama bu bana pahalıya patladı aslında. feci hasta oldum. ama dışarıda bilmediğim bir kent, görülecek tonlarca şey varken kolay değildi otelde yatıp durmak. bir de gerçekten çok ihtiyacım vardı dışarıya çıkıp nefes almaya, 'hayat'ı görmeye...

iş gereği geldiğimi söylemiştim ya, 'ölmek üzere olan hastaların son günlerini daha rahat, huzurlu ve insani şekilde geçirmelerini nasıl sağlarız' temalı bir proje kapsamında fransa'daydık, bu konuda çalışan palyatif bakım merkezlerinin ve hospislerin (destek evi) işleyişlerini görmeye gelmiştik. programımız boyunca sürekli ölümle, ölmek üzere olanlarla, onlara bakım verenlerle konuştuk. ben sağlık kökenli biri değilim. bana ağır geldi. ölenler veya sağlık çalışanları değil de hastalarının ölümünü bekleyenler beni çok sarstı.  


ben de gele gele göremedim belki bu kez görürürüm diye notre-dame'a geldim. biliyordum oysa buranın beni rahatsız edeceğini, canımı sıkacağını, içimi karartacağını. ardındaki kafayı anlıyorum ve bu denli işe yarayışını takdir de ediyorum, cidden ezildik, büzüldük, korktuk kilisenin haşmetinden.

paris komünü sırasında komünarlar burayı yakmak için toplanmışlar. parizyen sanatçılar ve hemen yanındaki hastaneden hemşireler buranın sanatsal öneminden, insanlık mirasından bahsetmişler de kurtarmışlar katedrali. komünarlar da içindeki napolyon döneminden beri biriken haçları, kaseleri, resimleri vs. toplamışlar, katedral önündeki meydanda bi güzel yakmışlar. binası kalmış insanlığa yadigar!  bakın şu paris komünü kronolojisi için hoş bi kaynak: link


nedendir bilmem ama asyalıların hristiyan oluşu bana çok batar. ne güzel yaşıyordunuz işte cennet-cehennem tasavvuru olmadan. bilmiyorsan cezası yok çünkü. hadi korelileri anladık, bolca protestan etkisine maruz kalmışlar, peki çinlilere n'oluyor? hani batı emperyalizmine, hatta müzik aletlerine ve de çin dinlerine savaş açan mao'nun çocuklarına? al işte eldeki sonuç. maolu paralar hop notre-dame bağış kutusuna. Kilise'nin (bina olan kilise değil) çok ihtiyacı varmış bağış parasına.


bu katedral daha önce pagan bir tapınak üzerine kurulmuş bir kilisenin üzerine kurulmuş. fransız ihtilali sırasında yakılmış. sonra devrimin önderleri tarafından ateist bir din geliştirilmiş: 'akıl kültü'. akıl dini, demeye içim elvermedi. hatta akla tapma ritüelleri icat edilmiş. fransa'daki tüm kiliselerdeki çarmıhlar ve kilise çanları toplanıp yakılmış. notre-dame'daki çarmıha gerilmiş isa heykeli de (nasılsa çan kulesi kurtulmuş). altarı bozup oraya eskiden isa'nın olduğu yere bayan özgürlük -lady liberty heykeli dikilmiş. robespiere iktidara gelince bu kültün yerine yeni bir kült icat etmiş, ama bu kez ateist değil de deist bir kült: 'tanrı kültü' veya 'yüce varlık kültü' veya 'cenabı hak kültü'. tanrı'ya inanalım ama din olmasın, kilise olmasın.. napolyon iktidarı ele geçirip imparatorluğu ilan edince bu iki kültü de yasaklamış ve katoliklik yeniden baskın hale gelmiş.


fransız ihtilali sırasında kiliseye karşı tavır bildiğimiz vandalizmmiş aslında. kilisedeki çoğu heykeli yıkmışlar, yıkamadıklarının kafasını uçurmuşlar. 1977'de paris'de bir kazıda bulunmuş kesik kafa ve gövde heykelleri. şimdi bi müzede sergiliyorlarmış. kilise bina olarak devlete ait (laiklik), ama iç işleyişi Kilise'ye ait. ruhbanların maaşını başpiskoposluk ödüyormuş. şu linkte fazlası var. fransız devrimi ve notre-dame


avrupadaki yerleri gezdikçe aklıma hep yüzüklerin efendisi üçlemesini ilk izlediğimiz sıralardaki heyecanlarımız geliyor. abi peter jackson nasıl çekimler yapmış, o nasıl hayal gücüymüş der, öve öve bitiremezdik. oysa adamların elinde hazır malzeme varmış, sadece yoğurmuş ve şekil vermişler. biz de o kalelerin, kulelerin, mimarinin, heykellerin, ne bileyim rohanlıların felan hep müthiş bir hayal ürünü olduğunu düşünürdük. yok değilmiş. bak yukarıdaki şarlman heykeli. notre-dame'ın karşısında. adamlar bunları görerek büyümüşler, rohan'lıların kıyafetini dizayn etmek bundan sonra iş mi? şimdi game of thrones izleyen gençler de aynı kafadalar, ne hayal gücü ama di mi? --belki de değillerdir, smart phones rulezzz..



bu açısını hiç sevmedim. ama şunu da nedense hiç görmedim:

buradan çok daha ihtişamlı ve de (kabul ediyorum) güzel. üstüne çıkmak, gargoilleri görmek, çanı dinlemek gerekirdi. neyse bu da bir şeydir..


paris'i çoğunlukla akşam ve gece saatlerinde dolaşmak zorunda kaldım. ve şunu fark ettim çok acı oldu: son seyahatlerimde fotoğraf makinemi almayıp sadece cep telefonu kameramla geziyorum. gündüz 'fena değil' sınıfında olsa da akşam çekimleri berbat! aklımda hala aynasız küçük bir fotoğraf makinesi almak var.


sainte chapelle - azizler şapeli. çok göresim vardı. hiç göremedim. başka da diyecek bir şeyim yok.


aşıklar köprüsünü özellikle göresim yoktu. bu aşıklar köprüsü mü onu da bilmiyorum. hava çok soğuktu, rüzgar pis esiyordu ve köprü kötü kokuyordu, onu biliyorum. ha unutmadan, evet ben de tecrübe ettim; paris sokakları sidik kokuyor.


uzaktan uzaktan pathéon'la bakıştık. sivil din meselesine pantheonla girecem inşallah :)



akşam otele gittim. İtalyan ekibimizle buluştuk yemeğe gittik. ama işin aslı doğru düzgün yiyecek bir şey de bulamadık. ne bulursan getir dedik. gene bir şey geldi, tamam, tamam da üzerinde haşlanmış yumurta ne alaka?

neyse, başladık işte turlamaya. mızlamalarımı diğer postlara saklıyorum...

5-6 şubat 2017

bu gezinin diğer yazıları:

anarşist paris
provokatif, naif ve zarif (3 kilise)
paride bir gözsüzlü



Hiç yorum yok: