26 Eylül 2011

brno

[öncellikle blogger'ın bu son halini sevdiğimi söylemek isterim. ne güzel. sadece fotoğraflara bakmak isteyenler düşünülmüş, tabi bir de benim gibi slayt gösterisi oluşturmak isteyip de beceremeyenler. ala. fakat, çektiği fotoğrafları yazıdan ayrı bir bok ifade etmeyenleri ne yapacağını pek düşünmemiş google hazretleri. gerçi bu sorunu da dolaylı yoldan halletmiş bir yerde. blog okuyanlar, takipçiler, arkadaşlar vs. artık bu yazıları blogun kendi sayfasından değil buzz'dan google reader'dan hatta bilimum mobil eplikeyşından okuyorlar. artık boşuna dizayn, template vs aramaya gerek yok. dolayısıyla google'ın kişisel bloglara sağladığı bu slayt hizmeti benim gibi günde onlarca blog okuyan birilerine pek bir şey ifade etmeyecek. olsun karşısına geçip fotoları seyretmek hoş yine de...]


hep öyle denk geldi. yurtdışına çıkışlarım hep yeni kıta için oldu. avrupa benim için yeni kıtaya gidiş için bir mola noktasıydı. gördüğüm frankfurt ve münih havaalanları da pek avrupa sayılmazdı heralde. o yüzden yol beni çek cumhuriyeti'ne götürürken çok heyecanlıydım. öncelikle -belki de ilk kez- yabancılık hissedeceğim bir yere gidiyordum. daha önce gördüğüm amerikan yaşam tarzını ortalama bir cnbc-e izleyicisi ne kadar biliyorsa ben de o kadar çok biliyordum işte. yani bir hayli fazla. ve etrafta ingilizce de olsa anlayabildiğiniz bir dil sürekli yazılıp çiziliyorsa ve de konuşuluyorsa o kadar yabancı kalamıyorsunuz oraya. şimdi ilk kez ingilizce konuşulmayan, sokakta istediğine istediğini soramayacağım bir ülkeye gidiyordum. ve işin açıkçası çek cumhuriyeti hakkında bildiklerimin çoğu da türkiye işçi partisine etkileri üzerinden. şimdi sırada latin abecesi kullanmayan bir ülkeyi görmek var.



ortalama bir birey çek cumhuriyeti'ne gidecekse prag'a gider. hatta bu prag'a gitme işini dahi yanında viyana ve budapeşte de olacak şekilde genişletir de bir haftalık gezi paketinde halledeverir. büyük ihtimalle ben de turizm amaçlı gidecek olsaydım koca bir açgözlülükle madem gidiyorum üç ülke birden göreyim derdim. nefs işte. azla yetinmez.


neyse ki bizim asıl işimiz brno'daydı. moravya'nın tarihi başkentinde. tabi ki oraya gitmek için ve oradan dönmek için prag istikametini kullandık. thy uçuşları sadece prag'a var zira. amma velakin burası viyana'ya ve bratislava'ya daha yakın. thy uçuşlarına baktık. ne de olsa vize sorunumuz yok :) yine de en mantıklısı prag'dı. zaten bu bahaneyle prag'da da bir takım görüşmeler yaptık. ziyadesiyle iyi oldu...


gitmeyi düşünenler için bir not: illaki prag - viyana - budapeşte üçlemesi yapacaksanız buna brno ve bratislava'yı da ekleyin! hatta bu turu sudan ucuz trenlerle yapın. sonra da bana dua edin bu turu ben de yapabileyim diye.


brno'yu görür görmez fotoğrafın deklanşörünü terletmeye başladım. deli gibi fotoğraf çektim. herşeyi. şuursuzluğun tarifi. sonra yoruluyorsun ama bu işin sonu yok. her ev, her sokak güzel. her yer heykel, park, çarşı, pazar. hatta her yerde dikkatimi daha önce ottawa'da ve toronto'da çeken gotik heykeller. sonra vazgeçtim. dedim bunlar hikayeleri ile birlikte anlamlılar benim için. bunların hikayelerini duyma şansım yok. var mıdır o da şüpheli. çünkü her yerde varlar. saksı gibi (tabire bak!). alelade bir apartmanda dahi nerden baksan 4-5 tane heykel var (bunlara heykelden başka bir şey deniyorsa da cahilliğime verin). bunlardan bir sürü örnek ister istemez buradaki fotoğraflarda olacak. ama not düşmüş olayım: en başta salak salak her gördüğüm "heykel"i çekmeye çalışmıştım. alıklık işte ...


gıcık bir gezginim ben. bu yukarıdaki fotoğrafları iş yemeği için gittiğimiz bir restoranttan çektim. o nedenle alttan kırpıklar. işte fotoğrafların çekildiği o terasta inatla arka tarafa geçmeye çalıştım. onlar da inatla beni arkaya geçirmemeye çalıştılar. geçtim! işte arkadaki görüntü bu. kentin içi artık bu. işte o zaman karşı propagandayı hatırlıyorsunuz: "insanı hiçleştiren sosyalizmin sanayi canavarları"...


onların göstermek istemedikleri bana çok da batmadı aslında. neticede melih'ciğin cehenneminde yaşıyoruz biz. mesela şu fotoğrafta yolun ortasında dönerci ve doncu yoksa, işte o sosyalizmin veya müteakip gelen kapitalizmin değil melihsizliğin zaferi. hatta zerafeti..


her şehre tramvay istiyorum ben. fotoğraflar güzel oluyor :)





sanırım şimdi az çok izlenimlerimi anlatmam gerekiyor bu şehir hakkında. gitmeden önce bir parça gergindim elbet. bize vakit kalacak mı? gezip görebilecek miyiz? adetim oldu ya, gitmeden kent hakkında araştırma yapmıştım biraz. gidilesi gelinesi görülesi bir sürü yer vardı. hadi bunları geç yenilesi içilesi şeyler de ziyadesiyle mevcuttu. gider gitmez otelimizdeki haritalara saldırdım. işaretli bir sürü yer. umarım bir kısmını görürüz dedim..

ilk fırsatta kendimizi sokaklara saldık...

haritaya göre değil de kafamıza göre hareket ettiğimiz için (!) ne çıkarsa bahtımıza deyip yürümeye başladık. karşıma ilk çıkan kiliseye daldım:


kostel sv. tomase - aziz tomas kilisesi. bildiğimiz için değil gördüğümüz için girdiğimiz bir kilise oldu. bilmiyorduk tüm brno turist rehberlerinde yer aldığını. o an maalesef bir rehber edinememiştik henüz. 


daha önce sanırım antakya'daki bir kilseyi anlatırken söylemiştim. bir kilisenin katolik, ortodoks veya protestan olduğunu anlayabileceğiniz (abartı oldu sezebileceğiniz) bir takım işaretler var. mesela çarmıha gerilmiş isa. gerçi iş buna kalmaz. mimarisi söyler aslında. neyse efendim. bu kilise katolik kilisesi. çek coğrafyasının büyük bir oranı katolik. durun bunu açmak gerekiyor azıcık:

(1) çek nüfusunun çok büyük bir oranı ateist ve agnostik -imiş. özellikle gençler arasında... (2) dindarlar arasında en büyük oran hristiyanların, ama yahudiler de mevcut (özellikle prag'da)... (3) hristiyanlar arasında en büyük oran katolik. yani her slava benzeyeni (ki dilleri slavlarınkilere benzese de çekler slav değilller) veya her eskinin doğu bloku ülkesini ortodoks saymamak gerekirmiş. gerçi slav olup da ortodoks olmayanları da biliyoruz ya. bkz. hırvatlar, slovenler. mesele yine soy sopa dayandı. boşverin gerisini... özet: çeklerin etrafında protestanlar ve ortodokslar var ise de onlar katolikler. 


bu kilise de kostel sv. jakuba (aziz yakup kilisesi). bu sokaktan geçe geçe bir meydana geldik: namesti svobody -  özgürlük meydanı. 





meydandaki moravy sloup - veba sütunu. çok net bilgi edinemediysem de orta avrupayı kasıp kavuran veba salgınından azizler korusun diyeymiş (bir rivayete göre de ölenlerin ruhları şad olsun diye)


bu meydanı moravya aristokratları mesken tutmuş vakti zamanında. unutmamak gerek. çek cumhuriyeti daha çok bohemya geleneğini yansıtıyor. bu bölge ise moravya. tabiri caizse moravska...



meydana bağlanan sokaklarda dolaşmak gerçekten keyifli. ama garip bir tanıdık bulma hissiyatı. anaaa, istiklal caddesi değil mi yahu burası?



eski belediye binası. tabi onlar eski kent meclisi diyorlar.


kendi adıma sözümü bazen bozuyorum ve o işlemeleri de çekiyorum. sanki bu fotoğrafları başka hiçbir yerde bulamayacakmışım gibi. ortadaki işlemenin eğriliği hakkını alamayan bir işçinin öcünü almasından kaynaklı o halde duruyormuş. işçinin parasını vermemişler, o da orayı eğmiş, düzeltmemiş..


o eski kent meclisinin kapısında iki ilginç şey var. birincisi yukarıdaki brno dragon. bu timsaha neden dragon diyorlar diye epey sorguladım. hatta efsane falan aradım ama bilen yok birisi hediye etmiş ama o birisi kim (ve neden bunu hediye etmiş) bilen yok. ikincisi de alttaki tekerlek. lednice kentinden bir marangoz (Birek) bir inat uğruna bir gün içinde ağaç kesmiş, ondan bir tekerlek yapmış ve 40 km sürerek Brno'ya gelmiş. işte o tekerlek bu tekerlekmiş..



burası da şimdiki pazar yeri. meydanın ismi lahana pazarı. bizdeki pazarlara benziyor.




parnas çeşmesi. eskiden burada bir rönesans çeşmesi varmış. onun yerinde şimdi bu çeşme var. holy trinity de denirmiş buna. bu da barok. daha öncekiler gibi. 


etrafımdaki çok sanatsever arkadaşlarım beni dürtmese ben saatlerce daha bakacaktım bu çeşmeye...


arkada aziz peter ve paul kilisesi. malesef göremedik.



bu yukarıdaki sıradan bir apartman. ama okuyamayan olur belki, 1899'dan kalma sıradan bir apartman. ama mesele tarihi değil. işlemeleri. benim heykel deyip durduklarım. tüm kent böyle. delirmemek elde değil..

istiklal varan 2


travmalarımdan bahsetmezsem olmaz. her yeri koşa koşa "gördük". dolaşmak pek nasip olmadı. onun için pek bi cahil dolaştık buraları. girmek istediğim yerler 'ne var ki burada hadi artık gidelim' protestoları ile iğfal edildiği için ihmal edildi. ama artık bu konuda bağışıklık kazandığım için pek takmadım. zaten o ilk elimize geçen haritanın ölçeğinin pek küçük olduğunu keşfetmemle keyfim yerine geldi. burası o kadar küçük bir kent ki bir şey ıskalamanın sanki söz konusu değil. ama o kadar da dolu bir kent. burası benim ilk avrupa kentim! hmmmm. acelemiz var gibi o güzelim kiliseleri çeşmeleri binaları pas geçtik. bugünkü derdimiz ilk önce perşembe günü prag için tren bileti bulmak. sonra da brno'daki alışveriş merkezlerinden en büyüğünü tespit edip iphone kılıfı fiyatı karşılaştırmak. çok şaşırtıcı!




ama nasıl bir şeyse tren bana habire sosyalizmi hatırlatıyor. o nedenle hiç de gocunmadım zorunlu gar ziyaretimden.

nedim gürsel..


buradaki kelime oyununu bir türlü anlatamadım çok iyi ingilizceleriyle övünüp duran arkadaşlarıma. czech made. 'şah mat gibi okunuyor ama çek yapımı diyor'. ya onlar haklı ben götünden anlıyorum bunu, ya da sadece ben anlıyabiliyorum bu oyunu..


akşam oldu. avm zamanı!



şansım devam ediyor. gittiğimizde paskalyaydı...




yemek zamanı denildiğinde çıldıracaktım. çek cumhuriyetinde yine mi aynı şey: mc burger. inat ettim yemeyeceğim dedim.. ama bir avm de ne yenebilir ki? en yabancısı olduğum hazır gıdaya yöneleyim bari dedim. karides yedim ama tatlı su karidesi. kerevit değil, evet değil. ilk günden bir efsane daha teyit edildi: burada fast foodçularda bile bira veriyorlar. çeklerin ulusal içeceği...



ayıp be!


gün bitti. fiyatların ankamallden daha ucuz olmadığı teyit edildi. artık otele dönüş. bunda da ben ısrarcıyım. tek amacım milleti odalarına yollayıp bi pub, bar falan bulup envai çeşit bira eşliğinde el classico izlemek.








hemen otelin karşısındaki bara gidiyorum. ama hüsran içinde öğreniyorum ki maç bugün değil yarınmış. tüh. neyse, yorgunluk var. bir başka efsaneyi deneyip öyle gireyim yatağa. malum yarın iş var yine...


otel odam. 




sevimli çek kronları. kur farkı baya girdi bir yerlerimize. serbest kur çünkü. ilk gördüğüm yerde biraz bozdurdum, ama öyle yapmamak gerekiyormuş ...

26 nisan 2011

2 yorum:

Adsız dedi ki...

3 Yıla yakın süre yaşadığım şehri çok güzel fotoğraflarla anlatmışsınız. Her gün gezip dolaştığım sokakları, alışveriş yaptığım yerleri görmek benim için tam bir nostalji oldu:) Teşekkürler

gezenbezgin dedi ki...

ne demek :)

ne şanslısınız. keşke ben de 2-5 sene böyle bir şehirde yaşayabilseydim...